Bir şarkı var hani…
‘’Terliklerimle geldim sana’’ diyor. Ne büyük bir tevazu, ne küçük bir cesaret gibi duruyor ilk bakışta. Ama ben sana öyle gelmedim.
Ben çırılçıplak geldim. Üzerimde ne savunma vardı ne de maske.
Ne gururumu ütüledim gelmeden önce ne de kelimelerimi süsledim.
Kalbimi aldım elime, titreyerek geldim.
İnsan bazen ayakkabılarını çıkarır; bu, eve girdiğini anlatır.
Ama kalbini çıkarıp masaya koymak…
İşte o, başka bir şeydir.
Orada aidiyet değil, teslimiyet vardır.
Ben sana ‘’idare eder halimle’’ gelmedim. Güçlüymüş gibi yapmadım. Yara izlerimi saklamadım. Eksikliklerimi küçültmedim. ‘’Beni böyle sev’’ deme cesaretiyle geldim.
Çünkü gerçek yakınlık, şıklıkla kurulmaz. Gerçek bağ, cilayla tutmaz. İnsan insana ancak çıplak haliyle yaklaşabilir.
Bugün herkes vitrin. Herkes en iyi fotoğrafını, en parlak cümlesini, en risksiz halini sunuyor. Ama kimse kalbini teslim etmiyor. Kimse ‘’beni incitebilirsin’’ demeye cesaret edemiyor.
O yüzden bu kadar yalnızız belki de. Çünkü herkes terlikleriyle geliyor ama kimse kalbiyle gelmiyor.
Ben geldim.
Kaybedecek çok şeyim olduğunu bilerek geldim.
Kırılacağımı bilerek geldim.
Ama eksilmeden, eğilmeden, saklanmadan…
Eğe biri sana gerçekten gelmişse, onu ayakkabısından tanıyamazsın.
Kalbinin titreyişinden anlarsın.
Ben sana öyle geldim.
Terliklerimle değil.
Kalbimle.