TÜRKİYE’NİN YÜZDE 70’İ ŞİDDETLİ KURAKLIKLA KARŞI KARŞIYA

Türkiye, son yılların en derin ve en yaygın kuraklık dalgalarından biriyle yüz yüze. Yağış rejimindeki bozulma, artan sıcaklıklar ve hızla büyüyen su talebi; su kaynaklarını hem nicelik hem de nitelik açısından baskı altına alıyor. Bugün gelinen noktada ülke yüzölçümünün yaklaşık yüzde 70’inde şiddetli kuraklık koşulları gözlenirken, mesele geçici bir meteorolojik dalgalanmanın çok ötesine geçmiş durumda. Su açığı büyüyor, risk kalıcı hale geliyor.

Kuraklık artık “istisna” değil, yeni normal

İklim değişikliğinin Türkiye üzerindeki etkileri giderek daha görünür. Kış yağışları düzensizleşiyor, ilkbahar yağmurları kısalıyor, yazlar ise daha uzun ve daha sıcak geçiyor. Bu tablo, barajların doluluk oranlarından yeraltı su seviyelerine kadar her göstergede kendini hissettiriyor. Özellikle İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Ege havzalarında yağışlardaki düşüş, tarımsal üretimi doğrudan etkilerken; Marmara ve Akdeniz’de artan nüfus ve sanayi yoğunluğu su talebini hızla yukarı çekiyor.

Uzmanlar, Türkiye’nin kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı açısından “su stresi” yaşayan ülkeler sınıfında olduğunu uzun süredir vurguluyor. Nüfus artışı ve kentleşme bu miktarı her yıl biraz daha aşağı çekiyor. Kuraklık ise bu kırılgan yapıyı kalıcı bir riske dönüştürüyor. Artık sorun, “yağışlar bu yıl neden azaldı?” sorusundan ziyade “azalan yağışlara ve artan talebe nasıl uyum sağlanacak?” noktasında düğümleniyor.

Barajlar, yeraltı suları ve alarm veren göstergeler

Büyükşehirlerin içme suyu ihtiyacını karşılayan barajlarda mevsim normallerinin altında seyreden doluluk oranları, yaz aylarına girilirken endişeleri artırıyor. Ancak asıl sessiz kriz yeraltı sularında yaşanıyor. Tarımsal sulamada yoğun biçimde kullanılan yeraltı suyu rezervleri birçok bölgede sürdürülemez hızda çekiliyor. Konya Ovası’nda obrukların artması, Ege’de tuzlanma riski ve kıyı bölgelerde deniz suyunun tatlı suya karışması bu durumun somut sonuçları.

Yeraltı sularının yenilenme hızı, çekim hızının gerisinde kalınca su açığı kalıcılaşıyor. Bu, yalnızca bugünün değil gelecek kuşakların da su güvenliğini tehdit eden bir tablo. Üstelik yeraltı suyunun azalması, tarımsal üretimde maliyetleri yükseltiyor; daha derine inen kuyular, artan enerji giderleri ve verim kayıpları çiftçiyi zorluyor.

Tarımda su krizi: Verim düşüyor, desen değişiyor

Türkiye’de toplam su tüketiminin yaklaşık dörtte üçü tarımda kullanılıyor. Dolayısıyla kuraklık ve su açığı en sert etkisini bu alanda gösteriyor. Yağışa bağımlı üretim yapılan bölgelerde rekolte düşüşleri yaşanırken, sulama gereksinimi yüksek ürünler giderek daha riskli hale geliyor. Çiftçi, bir yandan azalan suya uyum sağlamak için ürün desenini değiştirmeye çalışıyor; diğer yandan piyasa koşulları ve gelir kaygısıyla zor tercihler yapmak zorunda kalıyor.

Modern sulama tekniklerinin yaygınlaştırılması yıllardır gündemde olsa da uygulamada istenilen hız yakalanabilmiş değil. Açık kanallar, vahşi sulama ve plansız yeraltı suyu kullanımı, kuraklık koşullarında su kaybını katlıyor. Bu durum yalnızca tarımsal üretimi değil, gıda fiyatlarını ve enflasyon dinamiklerini de etkiliyor. Su krizi, sofraya gelen ekmeğin fiyatından manav tezgâhındaki sebzeye kadar uzanan zincirleme sonuçlar doğuruyor.

Kentlerde su yönetimi sınavı

Kuraklık artık kırsal alanların sorunu olmaktan çıktı; büyük şehirler de su yönetimi konusunda ciddi bir sınav veriyor. Nüfusu hızla artan metropollerde kişi başına düşen su tüketimi yüksek seyrederken, kayıp-kaçak oranları birçok belediyede hâlâ kritik seviyelerde. Altyapıdaki her sızıntı, kuraklık koşullarında telafisi zor bir kayıp anlamına geliyor.
Öte yandan kent yaşamının su tüketim alışkanlıkları da tartışma konusu. Peyzaj sulamaları, yüksek su tüketimli konut tipleri ve endüstriyel kullanımda verimlilik eksikliği, toplam talebi gereksiz yere şişiriyor. Kuraklıkla mücadele, yalnızca yeni kaynak arayışıyla değil, mevcut suyun daha akılcı kullanımıyla mümkün.

Sanayi ve enerji boyutu

Sanayi üretimi ve enerji sektörü de suya bağımlı. Soğutma süreçleri, üretim hatları ve enerji santralleri ciddi miktarda su tüketiyor. Kuraklık dönemlerinde sanayi ile tarım ve içme suyu arasında görünmeyen bir rekabet oluşuyor. Su kıtlığı derinleştikçe bu rekabet daha da sertleşebilir.

Bu noktada su verimliliği yüksek teknolojilerin kullanımı, geri kazanım ve yeniden kullanım uygulamaları kritik önem taşıyor. Atık suyun arıtılarak sanayide ve tarımda yeniden değerlendirilmesi, su açığını azaltabilecek en etkili araçlardan biri olarak öne çıkıyor.

Çözüm arayışı: Yönetim, planlama ve toplumsal farkındalık

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo, parçalı ve kısa vadeli önlemlerle yönetilebilecek bir kriz değil. Havza bazlı planlama, iklim projeksiyonlarını merkeze alan su politikaları ve güçlü bir veri altyapısı gerekiyor. Su, bol olduğu varsayılan bir kaynak gibi değil; stratejik bir varlık olarak ele alınmalı.

Aynı zamanda toplumsal farkındalık da hayati. Su tasarrufu, bireysel bir tercih olmaktan çıkıp kolektif bir sorumluluk haline gelmeli. Küçük görünen davranış değişiklikleri, ülke genelinde büyük bir etki yaratabilir. Eğitimden yerel yönetimlere, tarım politikalarından sanayi teşviklerine kadar her alanda suyu merkeze alan bir yaklaşım şart.
Kalıcı riskle yüzleşmek

Türkiye’nin yüzde 70’inin şiddetli kuraklıkla karşı karşıya olması, bir uyarıdan çok daha fazlası. Bu, su açığının artık geçici bir sorun değil, kalıcı bir risk haline geldiğini gösteriyor. İklim değişikliği, nüfus artışı ve ekonomik faaliyetlerin mevcut seyri devam ettiği sürece su yönetimi, ülkenin en kritik başlıklarından biri olmaya aday.
Bugün atılacak adımlar, yalnızca bu yazın ya da bu yılın değil, önümüzdeki on yılların yaşam kalitesini belirleyecek. Suya erişimin zorlaştığı bir Türkiye senaryosu, ekonomik, sosyal ve çevresel açıdan ağır bedeller barındırıyor. Bu nedenle kuraklıkla mücadele, ertelenebilecek bir gündem değil; acil, bütüncül ve kararlı bir politika alanı olarak ele alınmak zorunda.

ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar