Uzun bir tembellik döneminden sonra, bu yazıma herkesin mübarek Ramazan’ını kutlayarak başlamak istiyorum.
Kutlu olsun, hayırlara vesile olsun.
***
Zor bir ramazan geçiriyoruz.
Oruçlu olunan süre neredeyse 24 saatlik tüm günün 2/3’ünden daha fazla gibi bir şey.
Bir de üstüne üstlük bu süreye kavurucu sıcaklar eklenince, demeyin gitsin oruçlunun çilesine.
Ama ben şuna eminim, bu günlerde oruç tutanların hiç birisinin ama hiç birisinin, ne zamanın uzunluğundan ne de havanın yakıcılığından şikâyetçi olacağını, olduğunu sanmıyorum. Yani oruç tutmamak için bahaneler arayacağını.
Çünkü bu işi sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapıyor. Başka bir düşüncesi yok.
Bu çilenin gerisinde ne para var ne pul.
Bu öyle bir ruh hali ki;
Oruçlu insan; ne bitmek bilmeyen ve de uzayıp giden zamanın, ne de yakıcı güneşin etkisinin farkında bile değil. Öyle bir huşu ve teslimiyetle bu işe sarılmış ki, düşüncesi sadece Allah’ın rızasını kazanmak; “şükürler olsun Allah’ım bu yılda senin rızan için orucumu tuttum. Bana bunu başaracak gücü ve tahammülü verdiğin için sana ne kadar şükretsem az…
İşte bütün derdi bu huzuru bulmak, bu cümleleri kurabilmek.
***
Tabii…
Ramazan olur da Bektaşi fıkrasıyla yazıyı süslememek olur mu?
Baba erenlerin, biri sarı diğeri kırmızı iki öküzü varmış. Bu iki öküzle tarlasını sürermiş. Fakat bu iki öküz öyle ters mizaçlılarmış ki, kırmızı öküz az yem yer çok çalışırmış, sarı öküz ise lanet mi lanetmiş. Hem çok yem yer hem de tembelmiş.
Baba erenler bir gün çok öfkelenerek:
Ey Allah’ım! Şu sarı öküzün canını alda şu lanet ten kurtulayım demiş.
Baba erenler ertesi sabah ahıra girince ne görsün, kırmızı öküz sizlere ömür. Sarı lanet ise capcanlı.
Dışarıdan bir çocuk çağırmış baba erenler, öküzleri göstererek:
Bak çocuk demiş, bunlardan hangisi sarı hangisi kımızı?
Çocuk eliyle ayaktakini göstererek bu sarı, şu yerde yatan da kırmızı demiş.
Bunun üzerine baba erenler başını yukarıya kaldırarak:
İmanım demiş; bacak kadar çocuk renkleri biliyor da, sen ayıra mı yor mu sun?
***
Bektaşi Babasının kafası iyi. İstanbul sokaklarında geziniyormuş. Yolu bir ara görkemli bir binanın önüne denk gelmiş. Padişahın sarayı zannettiği bu binanın önünde bir de şatafatlı fayton duruyormuş. Bu arada binadan sırma elbiseleri olan bir adam çıkınca kapıdaki muhafızlar hemen esas duruşa geçerek adamı selamlamışlar. Adam faytona binerken bizim baba eren merakını yenemeyerek, muhafızlardan birisinin yanına yaklaşarak:
- Faytona binen padişah efendimiz miydi?
- Hayır, padişah efendimizin bir kulu…
Baba erenler tepeden tırnağa önce faytona binen adama bakar; daha sonrada ellerini açarak: “Allah ım! Bir padişahın kuluna bak, bir de senin kuluna bak.”
Diyerek oradan uzaklaşır.