Anne ve baba, çocukların zihninde çoğu zaman varlığı tartışmasız, sürekliliği garanti altına alınmış, tükenmez bir kaynak gibi algılanır. Oysa bu algı, insanın faniliğini inkâr eden tehlikeli bir yanılgıdır. Zira anne de baba da zamanın aşındırıcı hükmüne tabi, yaş alan, yorulan, kırılan ve çoğu zaman sessizce içine kapanan birer fani varlıktır.
Günümüz çocukları, hız çağının telaşlı ritmine kapılarak, anne ve babalarının emekle yoğrulmuş hayat hikâyelerini dinlemeye vakit bulamamakta; onların bir ömür boyunca biriktirdikleri fedakârlıkları, zahmetsizce elde edilmiş sıradan kazanımlar gibi görme hatasına düşmektedir. Bu yanılgı, saygının yerini kayıtsızlığa, sevginin yerini ise alışkanlığa bırakmasına neden olmaktadır.
Anne, uykusuz gecelerin kronik yorgunluğunu omuzlarında taşırken bile evladına bunu bir borç gibi hissettirmez. Baba, kendi hayallerini sessiz bir rafa kaldırırken, bu terk edişi hiçbir zaman yüksek sesle dillendirmez. Fakat çocuk, çoğu zaman bu sessiz fedakârlıkların farkına varacak içsel derinliği, ancak geri dönüşü olmayan bir kaybın ardından kazanır.
Ne acıdır ki, anne ve baba hayattayken ertelenen bir telefon, geçiştirilen bir sohbet, yarım bırakılan bir ziyaret; ölümle birlikte insanın vicdanında ağır bir muhasebeye dönüşür. O saatten sonra edilen her “keşke”, artık karşılıksız bir iç monologdan ibarettir.
Toplumsal olarak büyüdüğümüzü zannettiğimiz bu çağda, aslında duygusal olarak küçüldüğümüz gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Çünkü anne ve babaya gösterilmeyen ilgi, sadece bireysel bir vefasızlık değil; aynı zamanda kuşaklar arası merhamet ve sorumluluk zincirinin kırılması anlamına gelmektedir.
Anne ve babalar, çocuklarından ihtişamlı başarılar ya da büyük servetler talep etmezler. Onların beklentisi, çoğu zaman bir ses tonu, bir hatırlanmışlık hissi, bir “Nasılsın?” cümlesinin içtenliğinde saklıdır. Ancak bu küçük görünen beklentiler, ihmal edildikçe vicdanlarda onarılması güç boşluklar bırakır.
İnsan, anne ve babasını kaybettiğinde yalnızca iki insanı değil; çocukluğunu, sığınılacak bir limanı ve koşulsuz kabul edildiği tek alanı da yitirir. Bu nedenle anne ve babanın kıymeti, yokluklarıyla değil; varlıklarıyla anlaşılmalıdır.