YAŞAYIP GÖRMEK

Her yaşın bir güzelliği, mutlaka vardır!

Doğru…

Ancak her yaşın o güzelliği yanında, birde o yaşın kendine özel “özelliği” vardır.

2-3-5 yaşlar kişinin dünyadan bihaber olduğu yaşlardır… Ne dününün ne olduğunu hatırlar, ne geleceğinin hesabını yapar.

 Verileni yer, giydirileni giyer!

10 yaş, 15 yaş, 18-20 yaşlar, kişinin kişiliğini kazandığı; erkeğin erkekliğini, dişinin dişiliğini htiği, bu hissiyatla – şairin dediği gibi - başlarda kavak yellerinin estiği ve devamlı olarak o yellerin şiddetlendiği, fırtınaya dönüştüğü…

Ekmeğin-suyun baba sofrasında hazır olduğu, geleceğin; geleceğin neler getirip götüreceğinin önemsenmediği, hesaplanmadığı amaçsız, ‘hazıra konulan’ yaşlar!

Daha sonraki yaşlar kişilik özelliklerinin koyulaştığı, katılaştığı kişiliklerin, karakterlerin oturaklaştığı yaşların başlangıcı olan yaşlar.

Bu yaşlar…

Anlamsız şeylerin anlamlaştığı, anlamlı şeylerin anlamsızlaştığı…

Anaların babaların hiçbir şey bilmedikleri, kendilerini hiç anlamadıkları, kendilerinin ise her şey bildikleri, anladıkları gerekçesiyle; beyinlerinde kendi benlikleriyle “kör dövüşü” yaptıkları yaşlar.

Ve bu “kör dövüşü” neticesinde hayat düzü oluşmaya başlar. Bu oluşum ya başarılı bir hayatın başlangıcı, ya bir kıyametin başlangıcıdır!

Ve evlenme,

Bir yuva kurma,

Bir aile olma, çoluk-çocuğa karışma… 

Dün senin, ana babasına yaşattıklarını bire bir senin yaşama zamanın…

Çocuklarının kaprislerine tahammül etme…

Onların her şeyi bildiklerini, senin hiçbir şey bilmediğini kabullenmen…

Onların kendilerine özel arzularına, isteklerine, tahakkümlerine ve kahırlarına katlanman…

Ve…

Sona yaklaşılırken…

Dünde kalan ve de sonsuz zevkler alınan kimi zevklerin kahırlara, sıkıntılara dönüşmesi…

Yürürken, yokuş çıkarken değil; konuşurken bile nefes nefese kalınma…

Yürürken sanki sırtında 50-60 kilo yük varmış gibi tıkanıp bir süre dinlenme ihtiyacı hme…

Hastanelere, sağlık ocaklarına abone olmuşçasına, buralardan uzaklaşamamak: “Aman doktor, şuramda şunlar oluşuyor. Aman doktor şu ilacı alınca şöyle oluyorum,” diye şikâyetlerin, yakınmaların yaşamın bir parçası haline gelmesi…

Otururken, kalkarken, yatarken, yemek yerken, su içerken hatta gülerken, hatta ağlarken acı çekilmesi…

Bütün bunlar yaşanırken!

Soruyorum:

Hiçbir şey olmamış gibi “ÖLÜM” gerçeğini kabullenecek bir babayiğit var mı?

Yok değil mi?

Ancak!

Her şeye rağmen yaşamın tüm evresi yaşamaya değer.

Yeter ki…

Gönüllerde yatan “GÜZELLİKLERİ” yakalayalım…