Yasımız İnsanlara Değil, İçimizde Kalanlara

Bazen bir insan gider hayatımızdan…
Ama içimizde kalan boşluk, onun yokluğu değildir aslında. Daha çok, onunla olabilecek ama hiç olamayan şeylerin eksikliğidir.
Çünkü insan, sandığı gibi insana yas tutmaz. İnsan, yaşamadığı duygulara yas tutar.
Birine ‘’özledim’’ dediğimizde, gerçekten onu mu özleriz?
Yoksa onunla yaşayamadığımız sabah kahvelerini mi? Yarım kalmış cümleleri mi?
İçimizde büyütüp bir türlü gerçek olamayan o ‘’biz’’ ihtimalini mi? En çok ne can yakar biliyor musun?
Yaşanmış olan değil… Yaşanabilirdi dediğin şeyler.
Çünkü yaşanmış acının bir hatırası vardır. Ama yaşanmamış bir duygunun…
Sonsuz bir ihtimali. Ve insan ihtimallere tutunur. Gerçeklere değil.
Bir bakarsın, birine değil de onun sana hissettirebileceğini düşündüğün huzura bağlanmışsın. Onun varlığına değil, onunla kurduğun hayalin sıcaklığına alışmışsın. O yüzden bazı vedalar bu kadar ağırdır. Çünkü giden kişiyle birlikte hiç doğmamış anlar da gömülür torağa.
Bir ‘’iyi ki’’ olamadan gidenler vardır… Bir de hep ‘’ya olsaydı’’ diye içini kemirenler.
İnsan, birinin yokluğuna alışır zamanla. Ama içinde hiç yaşanmamış bir sevginin boşluğuna… kolay kolay alışamaz. Belki de bu yüzden bazı acılar geçmez. Çünkü onların ilacı zaman değil, hiç yaşanmamış bir duygunun kabulüdür.
Kabul etmek…
‘’Olmadı’’ demek değil sadece.
‘’Olmayacaktı’’ diyebilmektir.
İşte o zaman yas biter. İnsan değil, içinde büyüttüğü hayal uğurlanır.
Ve belki de en büyük iyileşme şudur: Bir gün geriye dönüp baktığında, onu değil… Kendini ve yarım bıraktığın o duyguyu fark etmek.
Çünkü insan, en çok kendine geç kalmanın yasını tutar.