ZENGİN VE YOKSUL ARASINDAKİ MAKAS

Son yıllarda küresel ölçekte en çok tartışılan ekonomik ve toplumsal sorunlardan biri, zengin ve yoksul arasındaki gelir ve servet farkının giderek açılması. Bu durum yalnızca düşük gelirli hanelerin yaşam standartlarını tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda siyasi istikrarı, ekonomik büyüme dinamiklerini ve toplumsal dayanışmayı da zorluyor. Öyle ki, Dünya Bankası ve OECD gibi kuruluşlar, eşitsizliğin artık yapısal bir sorun haline geldiğini ve ülkeler arası farklılıklardan bağımsız biçimde yükseldiğini vurguluyor. Bugün birçok ekonomide büyüme rakamları pozitif seyrederken, geniş kesimlerin bu büyümeden pay alamaması "refahın adil paylaşımı" tartışmasını daha da görünür kılıyor.

Gelirdeki Uçurum: Orta Sınıfın Daraldığı Bir Çağ

Pek çok ülkede son on yılda orta gelir grubunun payı giderek azalırken, en üst yüzde 1’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay büyüyor. Bu durum, teknolojik dönüşüm, düşük ücretli işlerin artışı, vasıfsız emeğin değer kaybı ve sermaye kazançlarının hızla artması gibi faktörlerle açıklanabilir. Dijitalleşme ve otomasyon, yüksek nitelikli bireyler için yüksek gelir fırsatları yaratırken, düşük nitelikli işler üzerindeki baskıyı artırıyor. Bunun sonucunda, ücret gelirleri ile sermaye gelirleri arasındaki fark tarihsel seviyelere ulaşmış durumda.

Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde de tablo benzerdir: Gelir dağılımındaki bozulma, yüksek enflasyon ve artan yaşam maliyetleriyle birleşerek özellikle sabit gelirli grupları zorluyor. Orta sınıfın alım gücü zayıfladıkça, toplumdaki sosyal hareketlilik olanakları da daralıyor. Eğitim gibi geleneksel "eşitleyici" kurumların etkisi zayıfladığında ise yoksulluk kuşaklar arasında kalıcı hale gelebiliyor.

Servet Birikimi: Asıl Uçurum Gelirde Değil, Varlıkta

Eşitsizlik tartışmasının en kritik boyutlarından biri de servet dağılımı. Zira gelir farkları yıldan yıla değişebilir; ancak servet farkları çok daha kalıcıdır. Gayrimenkul, finansal varlıklar ve şirket hisseleri gibi servet unsurları en zengin kesimin elinde yoğunlaştıkça, bu kesim ekonomik ve siyasi kararları etkileme gücüne sahip hale geliyor. Özellikle 2008 küresel krizinden sonra uygulanan düşük faiz politikaları, finansal varlık fiyatlarını yukarı çekerek servet sahiplerini daha da zenginleştirdi.
Bugün birçok ülkede en zengin yüzde 10’luk kesim, toplam servetin üçte ikisinden fazlasını elinde bulunduruyor. Bu yalnızca ekonomik bir dengesizlik değil, aynı zamanda piyasa işleyişi, demokrasi ve toplumsal adalet tartışmalarının merkezindeki bir sorun.

Enflasyon ve Yaşam Maliyetleri: Eşitsizliği Derinleştiren Yeni Dalga

Son yıllarda küresel enflasyon dalgası, gelir dağılımı adaletsizliğini ağırlaştıran bir faktör olarak öne çıkıyor. Enflasyon, düşük gelirli haneleri orantısız biçimde etkiliyor; çünkü bu gruplar gelirlerinin çok daha yüksek bir kısmını gıda, kira ve enerji gibi zorunlu kalemlere harcıyor. Öte yandan, servet sahibi kesimler enflasyon karşısında varlıklarını koruyacak finansal araçlara erişebiliyor. Bu tablo, reel gelir kaybı yaşayan geniş kesimlerle varlıklarını artırmaya devam eden küçük bir kesim arasındaki farkı daha görünür hale getiriyor.

Toplumsal Sonuçlar: Kutuplaşma ve Güven Erozyonu

Gelir ve servet eşitsizliğinin derinleşmesi yalnızca ekonomik değil, sosyal ve siyasi sonuçlar da doğuruyor. Toplumun farklı kesimleri arasındaki güven azalıyor, sosyal kutuplaşma artıyor ve siyasal sistemlere yönelik memnuniyetsizlik büyüyor. Ekonomik sıkıntıların yoğun olduğu dönemlerde popülist söylemlerin ve radikal politik hareketlerin güç kazanması da bu bağlamda tesadüf değildir. Eşitsizlik arttıkça, vatandaşlar mevcut kurumlara olan güvenlerini kaybediyor ve bu durum demokrasilerin sürdürülebilirliğini bile etkileyebiliyor.

Çözüm Arayışları: Vergi Politikaları, Sosyal Devlet ve Yeni Yaklaşımlar

Eşitsizlikle mücadelede hangi araçların etkili olacağı uzun süredir tartışılıyor. Bazı ekonomistler, yüksek gelirli kesimlere yönelik artan oranlı vergi politikalarının ve servet vergilerinin zorunlu hale geldiğini savunuyor. Diğer bir görüş ise, ekonomik büyümeyi destekleyen yapısal reformların —özellikle eğitim, sağlık, teknoloji adaptasyonu ve işgücü piyasası düzenlemeleri— çok daha önemli olduğunu vurguluyor.

Ayrıca sosyal yardım programlarının güçlendirilmesi, gençler için daha kapsayıcı fırsat programlarının oluşturulması, istihdam piyasasında dezavantajlı grupların desteklenmesi ve uygun fiyatlı konut politikalarının geliştirilmesi eşitsizliği azaltmada etkili olabilir. Dijital çağda ise erişilebilir teknoloji eğitimi, yeni nesil beceri gelişimi ve girişimcilik alanındaki destekler kritik bir rol oynuyor.
Sonuç: Daha Adil Bir Gelecek Mümkün mü?

Zengin ve yoksul arasındaki makasın açılması, küresel ekonomiler için yalnızca bir sayı meselesi değil; toplumsal barış, demokrasi ve ekonomik istikrar için bir dönüm noktasıdır. Bu sorunun çözümü, yalnızca ekonomik politikalarla değil, aynı zamanda toplumun tüm kesimlerinin ortak bir refah vizyonu etrafında buluşmasıyla mümkün olabilir.
Bugün atılacak adımlar, gelecek kuşakların yaşayacağı ekonomik ve sosyal koşulları belirleyecek. Eşitsizliğin kaçınılmaz bir kader olup olmayacağı ise ülkelerin politik tercihleri, kurumsal güçleri ve toplumsal dayanışma kapasitesi tarafından şekillenecek.

ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar