Hem kendimi, hem de sizi “GÜNDEM KİRLİĞİ” n den kurtarmak; değişik bir havaya sokmak için, eski bir yazımı yinelemek istedim.

Belki nostalji hepimize iyi gelecektir.

 ***

Vay, vay “DUZLUCACI ZENGİN” vay!

Gel de gör, o, senin Dr. Abdadir Bey’in de yediği, Dr. Mecit Bey’in de yediği “DUZLUCA’NIN” ne hallere düştüğünü! 

***

Acep ne derlerdi ne yaparlardı o, insanlar? Ne olduğu belirsiz bir garabete dönüşen – günümüz gençlerinin, özellikle de taşralı gençlerin büyük bir iştahla yedikleri – DUZLUCANIN bu günkü halini görselerdi?

Herhalde DUZLUCACA ZENGİN çıldırdı. O titiz, emeğine ve işine saygılı insan; çamur haline getirilmiş nohutları insanların midelerinin nasıl aldığına akıl sır erdiremez; “NOHUT ÖLBESİNİ” DUZLUCA’SINI bu hale getirenlerin kafalarına geçirirdi.

***

O yıllar hemen her evde bir Osmanlı kadını olurdu. Gençlere akıl hocalığı yapar, yol gösterir; yaptıkları yemekler yenir, sözleri sohbetleri dinlenirdi.

 ***

İşte o Osmanlı kadınları dahi – özellikle, misafirleri için – firik pilavlarının, pirinç pilavlarının, doğramalarının, kabaklamalarının, ufak köftelerinin içine konulacak nohutları “DUZLUCACI ZENGİNDEN” aldırırlardı.

Neden? Kendileri evlerindeki nohutları akşamdan ısladıkları halde pişirdikleri nohutlar onunkine benzemez; yemekte onun verdiği tadı vermez, lokum gibi olmazdı…

***

O Osmanlı kadınları da ayrıca misafirlerine böyle önem verirlerdi.

***

Kulplu bir çinko maşrapa ölçeğiydi. Kâğıttan yaptığı boy boy külahları istenilen miktara göre kullanır; külahın ağzını itinayla kapattıktan sonra verir, bir yandan da: Dr. Abdadir Beyde yiy… Dr. Mecit Beyde yiy bu DUZLUCADAN, hani “zengin” nerdesin, paran mı yok “zengin” diye bağırırdı.

İnce bir sesi vardı rahmetlinin. Bağırmasını öyle ayarlardı ki, kimse rahatsız olmazdı.

 ***

Geçenlerde kızımın (İSGED – NLP, HAFIZA VE ANLAYARAK HIZLI OKUMA TEKNIKLRİ) ofisindeydim.

Talebelerinden birisi, kızıma; “hocam falanca yerde bir nohut dürümcüsü var, öyle lezzetli ki anlatamam. İşte şöyle güzel, işte böyle güzel. İçine şunu da koyuyorlar, bunu da koyuyorlar. Çocuk anlatmakla bitiremedi. Sanırsınız o nohutçunun satış elemanı.

***

Merak ettim. Yolumu bir gün o nukutçunun olduğu yere düşürdüm, yemek saati olmamsına rağmen dükkân bayağı kalabalıktı.

İçeri girdiğimde genç bir delikanlı, “buyur amca” diye beni karşıladı. “Bir nohut dürümü…( Dükkânda sadece nohut yok. Patates kızartması, patlıcan kızartması hatta ciğer kavurması.)  Lafımı ağzımda koyarak; paket mi olacak? Dedi. Hayır, burada yiyeceğim diyerek yüksek iskemlelerin olduğu bar tipi tezgâha iliştim.

Tezgâhın üstünde bir kâsede karışık turşu, bir tabakta tere, turp, kesilmiş limon, yine kâselerin içinde kırmızı pul biber, tuz karabiber, kimyon vs.

“Buyur amca diyen garson, önüme bir pide büyüklüğünde bir parça kâğıdın arasında dürümü koydu.

Dürümün üstü salata ve piyazdan yemyeşil. Biraz yeşilliği aralar gibi yaptım; ekmeğe çamur sürülmüş gibi bir şey. Ve üç beş patates kızartması.

Ben nohut dürümü demiştim, hani bunun nohutları diyecektim, demedim. Dürümü elime aldım; şunu bana paket yapar mısınız? Dedim.

Paketi elime bir poşet içinde tutuşturdular. Ücretini ödedim ve dükkândan çıktım.

Nasıl olsa bir fakire rastlayacaktım.

Ve rastladım da!

***

Mekânın Cennet olsun be “DUZLUCACI ZENGİ”