Bugün metroda iki ‘’ama’’ insan gördüm. Muhtemelen eş ya da sevgiliydiler. Birbirlerine öyle bir sevgiyle sesleniyorlardı ki, kulak misafiri olmamak mümkün değildi.
‘’Şuraya otur hayatım.’’
‘’Tamam hayatım.’’
‘’iki durak sonra ineceğiz hayatım.’’
Ne gösteriş vardı ne de büyük cümleler…
Sadece şefkat, saygı ve incelik…
O an düşündüm… Biz ‘’gözlerinin içine bakarak’’ sevdiğimizi söyleriz ya; onlar birbirlerini hiç görmeden, gözlerinin içine bakmanın gerçek anlamını yaşıyorlardı. Çünkü gözle değil, kalple görüyorlardı.
Biz ise gören insanlar olarak çoğu zaman birbirimizi göremiyoruz. Karşımızdakinin yorgunluğunu, kırgınlığını, çabasını fark etmiyoruz. Üstelik bunu bile bile yapıyoruz. En sevdiğimiz insanı hangi sözün inciteceğini biliyoruz ve öfkelendiğimizde tam da o sözü seçiyoruz. Hangi davranışın can yakacağını biliyoruz ve göz göre göre yapıyoruz.
Sonra da ‘’seviyorum.’’ Diyoruz.
Sevgi sadece hissetmek değildir. Sevgi, kendini tutabilmektir. Sesini yükselteceğin yerde alçaltabilmektir. Kırabileceğini bildiğin halde incitmemeyi seçmektir. Tahammül gösterebilmektir. Birbirine yük değil, omuz olabilmektir. Bugün metroda bana bunu iki ‘’ama’’ insan bir kez daha öğretti.
Belki de asıl körlük, gözlerin görmemesi değildir. Asıl körlük; karşındaki insanın kalbini, emeğini ve sevgisini görememektir.
Hayat bize birçok nimet vermiş olabilir. Gören gözler, yürüyen ayaklar, konuşan bir dil… Ama bunların hiçbiri güzel bir kalbin yerini tutmuyor.
Çünkü bazı insanlar gözleriyle göremez; ama sevgiyi herkesten daha güzel yaşatırlar. Bazıları ise her şeyi görür, ama en yakınının kalbini göremez.
Belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şu: Ben gerçekten görüyor muyum, yoksa sadece bakıyor muyum?