Saadetimi; kimseden bir şey beklememekle, yaşamdan beklentilerimi en aza indirgemekle, insan denen biçareye çok fazla mana yüklememekle, hayat denen çözümsüz denklemi çok ciddiye almamakla ve ekseriyetle mutlu olmaktan ziyade mutsuzluğumu gidermeye çalışmakla açıklayabilirim.

Çünkü insan, çoğu zaman mutluluğun peşinden koşarken hayatını yoruyor. Mutlu olmayı bir vazife, huzuru bir hedef, hayatı da nihayetinde çözülmesi gereken büyük bir bilmece zannediyor. Oysa belki de meselenin en yorucu tarafı, her şeyden bir anlam, herkesten bir karşılık, her günden bir mucize beklemek. Ben zamanla beklentilerimi azaltmanın hayattan vazgeçmek olmadığını öğrendim. Bilakis, hayatla aramdaki gereksiz pazarlıkları sona erdirmek olduğunu gördüm. İnsanlardan beklediğim iyilik azaldıkça, gördüğüm iyiliğin kıymeti arttı. Birinin beni anlamasını beklemediğimde, anlaşılmadığım zamanlarda daha az kırıldım. Birinin beni tamamlamasına ihtiyaç duymadığımda, eksiklerimle yaşamayı öğrendim. İnsana fazla mana yüklemek de başlı başına bir talihsizlik. Nihayetinde insan, kendi korkuları, zaafları, hesapları ve yaraları arasında yolunu bulmaya çalışan bir mahlûk. Bazen sever, bazen incitir. Bazen sözünün arkasında durur, bazen kendi söylediğini bile unutur. Bazen hayatınıza büyük bir anlam katar, bazen de hiçbir sebep yokken sessizce çıkar gider. Bunu kişisel bir kötülük olarak görmemek gerek. İnsan dediğimiz şeyin tabiatında biraz da bu var. Hepimiz kendimizi olduğumuzdan daha tutarlı, daha vefalı, daha cesur ve daha iyi zannetmeye meyilliyiz. Başkalarından ise çoğu zaman kusursuzluk bekliyoruz. Sonra hayal kırıklığı dediğimiz şey gelip kapımızı çalıyor. Ben artık hayal kırıklıklarımı biraz daha ucuza mal etmeye çalışıyorum. Hayattan da öyle büyük bir hesap sormuyorum. “Neden böyle oldu?” sorusunun her zaman bir cevabı olmadığını kabullendim. Bazı hadiseler açıklanmaz, bazı insanlar anlaşılmaz, bazı kayıpların telafisi olmaz. Bazı soruların cevabı yoktur; bazı cevapların da artık bir anlamı kalmamıştır. Belki olgunlaşmak biraz da budur: Her düğümü çözmeye çalışmamak. Hayatın çözümsüz denklemlerini masanın üzerine yatırıp sabahlara kadar uğraşmak yerine, bazen kâğıdı katlayıp kenara koyabilmek. Çünkü her şeyi anlamaya çalışmak, insanın kendisine karşı işlediği en yorucu haksızlıklardan biri olabilir. Ben mutluluğu da artık eskisi kadar ciddiye almıyorum. Mutlu olmak güzel, elbette. Fakat sürekli mutlu olmaya çalışmak insana başka bir mutsuzluk biçimi öğretiyor. Her sabah iyi hissetmek, her günü verimli geçirmek, her ilişkiden haz almak, her yaşta kendini gerçekleştirmek zorunda değiliz. İnsan bazen sadece yorgundur. Bazen keyifsizdir. Bazen hiçbir şey yapmak istemez. Bazen hayatın tadı kaçar ve bunun için ayrıca kendini suçlaması gerekmez. Bu yüzden benim saadet tarifim biraz daha mütevazı artık. Büyük sevinçlerin peşinde koşmaktan ziyade küçük huzursuzlukları azaltmak. Daha az kırılmak. Daha az açıklama yapmak. Daha az beklentiye girmek. Gereksiz insanları hayatın merkezinden çıkarmak. Her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığını bilmek. Her yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışmamak. Her gidenin arkasından bakmamak. Ve belki en önemlisi, kendini de fazla ciddiye almamak.

Çünkü insanın kendisine yüklediği anlam da bazen taşıyamayacağı kadar ağırdır. Her yaptığımızın bir önemi, her kararımızın bir kaderi, her başarısızlığımızın bir felaketi yok. Bir gün hepimiz bu dünyadan geçip gideceğiz. Ardımızda bıraktığımız şeylerin çoğu, bugün zihnimizde büyüttüğümüz kadar büyük olmayacak. Madem hiçbirimiz hayatın bütün hesabını kapatamayacağız, öyleyse bazı borçları açık bırakmanın mahzuru yok. Madem insan kusurlu, ondan kusursuzluk beklemenin anlamı yok.