Değerli Okurseverler, merhaba,
Yaşamın anlam ve amacını arayışımız sürerken bugünkü yazımda ruh ve beden ilişkisinin yaşam amacımızla ilintisini irdeleyeceğiz.
Hayat çok enteresan. Bir yıl önce bugün bu konuda bir yazı yazacağımı söyleseniz hayatta inanmazdım. Hadi canım derdim. Uğraştığım alanla ruh ve bedenin ilgisi yok, nasıl yazacağım derdim. Ama oluyormuş. Profesyonel koçluk seyahatime çıktığımdan beri anladım ki yaşamın amacı, bunun ruhla ve bedenle ilintisi, duygular; bunların hepsi yaşamın matematiğinin özünü oluşturuyor. Gönül gözüm açılınca analitik tarafım yaşamın matematiğini daha iyi anlar oldu. Ne güzel :)
Peki, hadi bakalım konumuza başlayalım.
Bundan sonra yazacaklarım Alfred Adler’in Yaşamın Anlam ve Amacı kitabından alıntıdır. Ara sıra kendi yorumlarımı katarak kendime ne aldığımı da ek olarak paylaştım.
Ruhun mu bedeni, yoksa bedenin mi ruhu yönettiği konusunda insanlar sürekli tartışmıştır. Adler’in öncülüğünü yaptığı bireysel psikoloji akımı konuyu ya öteki ya beriki durumundan çıkartmış, sivrilikleri törpülemiş ve konuya daha barışçıl bir yaklaşım getirmiştir. Adler’e göre gerek ruh ve gerek beden yaşamın dışavurum biçimleridir; yaşam bütününün parçalarıdır ikisi de.
İnsanın yaşamı devingendir. Yalnızca bedenini geliştirmesi insan için yeterli değildir. Bedenini en iyi ve sağlıklı şekilde evirebilmesi için ileriyi görebilmesi ve ileride olabilecekleri kestirebilmesi gerekir ki bedenini şimdiden buna göre hazırlasın. İşte insanın ileriyi görebilmesini sağlayan şey ustur, yani ruh. İnsan bedeninin hangi yönde devinebileceğinin önceden görülüp kestirilmesi ruhun temel ilkesidir. Bunu bildik mi ruhun bedeni nasıl yönettiğini anlayabiliriz. Ruh, bedensel devinimlerin amacını belirler. Bedenin her an rastgele bir devinimde bulunması asla yeterli sayılmaz. Bedenin devinimlerinin bir amaç taşıması zorunludur. Bu amacı da ruh belirler. Yani ruh yaşam üslubumuzu belirlemede kılavuzluk görevini üstlenir.
Her insanda belirli hedeflere yönelik devinimlerin gerisinde bütün bunların hepsini içeren bir tek devinimin varlığını görebiliyoruz. Tüm çabalarımız, bizde güven duygusu uyandıracak bir konuma ulaşma amacına yöneliktir. Ruh, bu ideal amaca ulaşması gerekliliğiyle kendini geliştirir. Bedende de bu durum farklı değildir. Beden de birlik ve bütünlük peşinde koşar. O da varlığında çekirdek halinde taşıdığı ideal bir amacı göz önünde tutarak geliştirir kendini. Ama içinde doğuştan var olan olanakları geliştirme çabasında beden yalnız değildir. Bu süreçte ruh yardımcı olur kendisine. Egzersizler ve koruyucu sağlık aktiviteleri en son amaca ulaşmada, yani güvenli konuma ulaşma amacında ruhun bedene katkılarıdır.
Ruh bir motora benzer. Bedende keşfedebileceği tüm olanakları harekete geçirir ve karşılaşacağı tüm güçlüklerde bedenin kendisine güven ve üstünlük sağlayacak bir konumu ele geçirmesinde katkıda bulunur. Bedendeki her kıpırtı ve dışavurumda ruhun güttüğü niyetin damgasını görürüz. Devinen bir insanın her hareketinde anlam saklıdır. O insanın yaşamının anlamı.
İnsanın nihai hedefi kendisini en güvenli ve üstün olduğu noktaya taşımaktır dedik. Ve ruh da bu doğrultuda, hedefe kilitlenmiş olarak insanın hareketlerine ve kararlarına kılavuzluk eder. Ancak insan zaman zaman bu hedefe ulaşmak için zararlı bir yaşam üslubu belirleyebilir. Örneğin çalma eylemini ele alalım. Çalmak, bir başkasının olan bir şeyi kendinden yana devindirmektir. Burada amaç, kendi mülkiyetindeki nesneleri çoğaltarak kendini daha çok güven altında hissetmektir. Yani buradaki kişinin çıkış noktası, yoksulluk ve yağmalanmışlık duygusudur. Buradaki sorun, bu duygu değil, bu duyguyu gidermek için kişinin seçtiği yaşam üslubudur. Hatırlarsınız, bir önceki yazımda, hepimizin yaşam amacının topluma fayda sağladığımız tarafta olduğundan bahsetmiştim. Dolayısıyla kendimizi güvence altına alarak yaşam amacımızı gerçekleştirmenin yegane yolu topluma fayda sağlayan uğraşlar içinde olmaktan geçiyor. Ruhumuz bu konuda da bize yol gösteriyor. Zira ruhumuz çalışmalarımızın esin kaynağıdır.
Biraz da duygulardan bahsedelim. Duygular ruh ve beden ikilisinin neresinde?
Duygular, bedenin belli bir duruma belli bir davranış biçimiyle karşılık vermesini sağlar. Yani yaşam üslubumuzu oluşturmamıza yardım ederler. Duygular, insanın kendi amacına varması için ortaya çıkar. Örneğin insan içinde bulunduğu durumdan keyif alıyorsa ve sevinç duygusuyla doluyorsa, bulunduğu ortam yaşam amacına uygun bir ortamdır. Ruh, sevinç duygusu vasıtasıyla kişiye bu ortamın kendisi için doğru ortam olduğu mesajını vermektedir. Aksine, kişi içinde bulunduğu ortamda korku ve endişe duygularıyla doluyorsa, bu, ruhun kişiye dikkatli olması gerektiğini söyleme şeklidir. Yani kısacası duygular ruhumuzun bizimle iletişim kurmasını sağlayan bir dildir.
Ruh-beden-duygu üçlemesini takiben dördüncü elementimiz de beyin. Ruhun beyni etkileyebileceğini yadsımak kolay değil. Patolojinin ortaya koyduğu öyle vakalar var ki beynin sol yarıküresinin uğradığı hasar sonucu okuma-yazma yeteneğini kaybeden insanlar beynin öbür bölümlerinde uyguladığı antrenmanlarla söz konusu yeteneğe tekrar kavuşabilmiştir. Bir insanın beyin kanaması geçirip beynin hasara uğramış bölümlerinin artık eski durumuna dönme olanağının bulunmadığı vakalarla sık sık karşılaşılmaktadır. Bu gibi durumlarda beynin öteki bölümleri hasara uğramış bölümlerin yerini almakta, onların görevlerini üstlenmekte, böylece beyin tüm yeteneklerine tekrar kavuşabilmektedir. Beyni böylesine bir takım çalışması yapmaya iten olgu ruhtur. Ruh, kişiyi güvenli noktaya taşıma amacıyla beyni takım çalışması yapıp eksiği kapatma yönünde devindirir. Madem ruh beyin üzerinde böyle bir etki yapabiliyor, madem beyin ruhun yalnızca bir aracı durumundadır, o zaman bu aracı geliştirme ve iyileştirme olanaklarının da var olması gerekir. Beyni belli bir kapasiteyle dünyaya gözlerini açan kimse, yaşamı boyunca bu kapasiteye bağımlı kalacaktır diye bir şey yoktur. Beyni yaşam için daha elverişli duruma getirecek yöntemleri geliştirebiliriz.
Tüm bunlar içerisinde kilit nokta kişinin yaşamın faydalı tarafında kalmayı seçmesidir. Zira kişinin yaşam amacı, topluma fayda sağladığı noktadadır; zarar verdiği noktada kişi yaşam amacından uzaklaşacak ve huzurunu yitirecektir. İnsanlar arasındaki ruhsal farklılıkları anlamamızı sağlayacak en iyi anahtar, kişilerin toplumsal işbirliği yeteneğinin gelişim derecesinin belirlenmesidir. Kişi, içinde yaşadığı toplumla işbirliğine ne kadar yatkınsa yaşam amacını gerçekleştirip kendisi için güvenli alan yaratma kabiliyeti o kadar artar.
Ruhunuzla bedeninizin ahenk içinde dans ettiği, böylelikle güvenli alanınıza ulaşabildiğiniz, huzurlu bir yaşam dilerim.
“Akıl (ruh) denilen şey vardır sizde mutlaka. Böyle nasıl devinip durabilirdiniz yoksa.” Hamlet, 3. perde, 4. sahne
Sevgiyle,