Önce Şanlıurfa…

Ardından Kahramanmaraş…

Haber bültenlerinde birbirine benzeyen görüntüler: siren sesleri, panik, korku ve ardından gelen o tanıdık cümle: “Silah sesleri yükseldi.”

Peki gerçekten ne oluyor?

Biz ne zaman bu kadar kolay tetiğe dokunan bir topluma dönüştük?
Ne zaman öfkemiz sözle değil, kurşunla ifade edilir oldu?

Bugün mesele sadece birkaç şehirde duyulan silah sesleri değil. Mesele, bu seslerin artık kimseyi eskisi kadar şaşırtmaması. Asıl tehlike de burada başlıyor: Alışmak.

Çünkü insan en çok alıştığı şey karşısında savunmasız kalır.

Bir zamanlar düğünlerde havaya sıkılan silahlar “gelenek” diye savunulurdu. Ardından sokak kavgalarına indi. Şimdi ise endişe verici bir şekilde gündelik hayatın içine daha fazla sızıyor. “Okullara kadar indi mi?” sorusu bile tek başına ürkütücü. Bu sorunun soruluyor olması bile aslında geldiğimiz noktayı anlatmaya yetiyor.

Elbette her olayın arkasında farklı sebepler var: bireysel öfke, toplumsal gerilim, ekonomik sıkışmışlık… Ama bunların hiçbiri silahı meşrulaştırmaz. Hiçbiri bir insanın yaşam hakkından daha değerli değildir.

Bir de işin görünmeyen, ama en az bunun kadar etkili bir tarafı var: kültür.

Televizyon ekranlarında, dijital platformlarda sürekli aynı hikâyeler…
Silah taşıyan adamlar, gücünü şiddetten alan karakterler, “haklı” gösterilen intikamlar…

Genç bir zihin için bu sadece bir kurgu mu?
Yoksa zamanla bir rol model mi?

Şiddeti normalleştiren her anlatı, gerçek hayatta bir karşılık bulur. Çünkü toplum, izlediği hikâyelerden bağımsız değildir. Kahraman diye sunulan figürler, bir süre sonra taklit edilen davranışlara dönüşür.

Burada sorumluluk sadece bireylerin değil.
Yetkililerin, medyanın, yapımcıların ve en önemlisi toplumun tamamının.

Daha sıkı denetimler elbette şart. Ruhsatsız silahların önüne geçmek, caydırıcı cezalar uygulamak zorunlu. Ama tek başına yeterli değil.

Asıl mesele zihniyet.

Silahı güç sembolü olmaktan çıkarmadıkça,
öfkeyi yönetmeyi öğretmedikçe,
şiddeti alkışlayan dili değiştirmedikçe…

Bu sesler kesilmeyecek.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?

Kurşunların konuştuğu bir toplum mu,
yoksa sözün, aklın ve sağduyunun?