Ne garip değil mi? Çoğu zaman birine muhteşem şeyler yaptığında, o senin muhteşem biri olduğunu düşünmüyor. Kendisinin muhteşem olduğunu düşünüyor.
Çünkü insan, kendisine sunulan iyiliğin çoğu zaman kaynağına değil, sonucuna bakıyor. Sen gecenin bir yarısı onun için uyanık kalıyorsun; o sabah uyandığında sadece işinin hallolmuş olduğunu görüyor. Sen onun yükünü hafifletiyorsun; o bir süre sonra o yükü zaten taşımaman gerektiğine inanmaya başlıyor. İyilik tekrarlandıkça, iyilik olmaktan çıkıp düzene dönüşüyor. Birinin hayatına ne kadar güzellik kattığın, onun seni ne kadar güzel göreceğini garanti etmiyor. Hatta bazen tam tersi oluyor. Çok verdiğin yerde, verdiğin şey görünmezleşiyor.
Çünkü insan, alıştığı şeyin kıymetini çoğu zaman onu kaybetme ihtimali doğana kadar fark etmiyor. Belki de bu yüzden “Ben senin için neler yaptım” cümlesi, ilişkilerin en yorucu cümlelerinden biri.
Çünkü aslında mesele yapılanların miktarı değil. Mesele, karşı tarafın onları görüp görmediği. Sen birine dünyaları verebilirsin. Ama o, dünyaları hak ettiğini düşünüyorsa, sana teşekkür etmek yerine dünyanın kendisine ait olduğunu düşünebilir. Burada insanın kendisine sorması gereken zor bir soru var: Ben neden verdiğim şeyin karşılığında görülmeyi bekliyorum?
Bazen iyilik, fark edilmek için yapıldığında sessiz bir alışverişe dönüşüyor. Biz sevgimizi veriyoruz, karşılığında minnettarlık bekliyoruz. Zamanımızı veriyoruz, karşılığında sadakat bekliyoruz. Fedakârlık yapıyoruz, karşılığında değer görmek istiyoruz. Ve karşılığını alamadığımızda da şaşırıyoruz. Oysa belki de hayatın en tatsız gerçeklerinden biri şu: Birine verdiğin değer, onun sana vereceği değerin ölçüsü değil. Senin kapasiten, onun vicdanı değil. Senin sevme biçimin, onun sevme biçimi değil. Senin sınırlarının ne kadar geniş olduğu da onun sana ne kadar saygı duyacağını belirlemiyor. Bu yüzden mesele belki daha fazla vermek değil. Kime, neden ve ne kadar verdiğini bilmek. Çünkü bazı insanlara dünyanın en güzel şeylerini versen bile, onlar bunu senin güzelliğin olarak değil, kendi hakları olarak görecek. Ve bazı insanlarsa elinden gelenin küçük bir kısmını verdiğinde bile, onun arkasındaki niyeti görecek. Aradaki fark senin verdiğin şeyin büyüklüğünde değil. Karşındaki insanın bakışında.
Belki yetişkin olmanın en zor taraflarından biri de bunu kabul etmek: Herkese iyi davranabilirsin ama herkesin seni iyi biri olarak görmesini sağlayamazsın. Herkesi düşünebilirsin ama herkes seni düşünmeyi öğrenmez. Birinin hayatında çok güzel bir iz bırakabilirsin ama o insan dönüp baktığında o izin sende değil, kendisinde olduğunu düşünebilir.
Ve belki de bütün bunlardan sonra yapabileceğin en sağlıklı şey, verdiğin değeri azaltmak değil. Değerini, verdiğin şeylerin karşılığından bağımsız hale getirmek. Çünkü senin ne kadar değerli olduğun, birinin bunu fark edip etmemesine bağlıysa, kendi değerinin anahtarını başka birinin cebine bırakmışsın demektir. O anahtarı geri almak gerekiyor. Bazen daha az vermek için değil. Kendini verirken kaybetmemek için.