Sevmenin ölçüsü olmaz kanaatindeyim. Sevgiye “ne kadar?” suali sorulmaması taraftarıyım. Çünkü sevgi, cetvelle ölçülecek, terazide tartılacak, bir başkasının sevgisiyle kıyaslanacak bir şey değildir. İnsan sevdiğini ne kadar sevdiğini söylediği anda, aslında sevginin kendisinden biraz uzaklaşır. Zira bazı duygular anlatıldıkça eksilir, bazıları ise susulduğunda tamamlanır.

İlla belirtmek gerekirse; Ahmet Haşim’in geceyi sevdiği kadar, Yahya Kemal’in İstanbul’u sevdiği kadar, Ahmed Arif’in Leyla’yı sevdiği kadar... Yani biraz karanlığa sığınacak, biraz şehrin sokaklarında kaybolacak, biraz da bir ismin etrafında bütün ömrünü dolaşacak kadar. Çünkü bazı sevgiler vardır, insan onları bir insana değil, bir zamana, bir şehre, bir geceye, bir hatıraya duyduğunu sanır. Oysa sevilen şey her neyse, insanın içinde çoktan kendisine bir memleket edinmiştir. Sevgi biraz da budur galiba: Bir şeyi kendi varlığından taşırarak sevmek. Bir şehri yalnızca binaları için değil, o şehirde yürürken hissettiğin insan için seversin. Bir geceyi yalnızca karanlığı için değil, o karanlıkta kendinle baş başa kalabildiğin için seversin. Bir insanı yalnızca yüzü, sesi, gülüşü için değil; onun yanında kendinin nasıl birine dönüştüğün için seversin. Bu yüzden “Beni ne kadar seviyorsun?” sorusu bana hep biraz hüzünlü gelir. Çünkü sevgiye bir miktar biçmek, onu ister istemez bir pazarlığın içine çekmektir. “Ne kadar?” diye sorulduğunda, insan ister istemez bir karşılık beklemeye başlar. Oysa hakiki sevginin hesabı olmaz. “Ben senin için şunu yaptım, sen benim için ne yaptın?” denildiği yerde sevginin dili değişir; duygu, yerini hesaba bırakır. Oysa bazı şeyler hesaba gelmez. Bir annenin çocuğunun başında sabaha kadar beklemesi kaç birim sevgidir? Bir adamın yıllar sonra bile aynı sokağın köşesinden geçerken birini hatırlaması? Bir şairin bir şehrin adını şiirinde defalarca anması? Bir insanın kalabalığın ortasında, herkesin unuttuğu bir ismi hâlâ hatırlaması? Bunların hangisine bir rakam koyabiliriz? Belki de sevginin en sahici tarafı, insanın onu tarif etmekte zorlanmasıdır. Çünkü tarif edebildiğimiz şeylerin sınırları vardır. Sevginin ise sınırı yoktur; insanın içine sığar ama içine sığdığı kalıba da razı olmaz. Kimi zaman bir bakış kadar kısadır sevgi, kimi zaman bir ömür kadar uzun. Kimi zaman hiç konuşmamaktır. Kimi zaman her şeyi anlatmaya çalışmaktır. Kimi zaman gitmemektir; kimi zaman sevdiğin için gitmeyi bilmektir. Kimi zaman bir kapının önünde beklemektir, kimi zaman o kapıyı bir daha çalmamaktır. Ve belki sevginin en büyük ölçüsü, insanın sevdiği şey için kendisinden ne kadar vazgeçtiği değil; onu ne kadar özgür bıraktığıdır. Çünkü sahip olmakla sevmek arasında ince bir çizgi vardır. İnsan bazen en çok, elinde tutmadığı şeyi sever. Bir kuşu avuçlarında sıkarak değil, uçmasına izin vererek sevdiğin gibi. Bir şehri ona hükmederek değil, sokaklarında kaybolarak sevdiğin gibi. Bir insanı kendine ait kılarak değil, onun kendisi olmasına izin vererek... Belki de bu yüzden sevginin “ne kadar”ından çok “nasıl”ına bakmalı. Nasıl sevdi? Sessizce mi? Bekleyerek mi? Fedakârlık ederek mi? Hatırlayarak mı? Affederek mi? Yoksa hiçbir şey istemeden mi? Çünkü insan çok sevdiğini söyleyebilir; fakat nasıl sevdiği, söylediğinden daha çok şey anlatır. Ahmet Haşim’in gecesinde nasıl bir yalnızlık varsa, Yahya Kemal’in İstanbul’unda nasıl bir aidiyet, Ahmed Arif’in Leyla’sında nasıl bir hasret varsa; sevgi de biraz bunların toplamıdır. Biraz gece. Biraz şehir. Biraz hasret. Ve çokça insan. O yüzden bana bir gün yine “Ne kadar seviyorsun?” diye sorarlarsa, sanırım cevabım değişmeyecek: Ölçemeyeceğim kadar. Çünkü bazı duyguların büyüklüğü, onların kaç birim olduğunda değil; insanın içinde ne kadar yer kapladığında saklıdır. Ve bazı sevgiler vardır ki, insan onları ölçmeye kalktığı anda kaybetmeye başlar.