Bir anne, evladını dünyaya getirirken onun ilk nefesiyle birlikte kendi hayatını da değiştirir. Onu büyütür, korur, öğretir, düştüğünde kaldırır, başarısıyla gurur duyar. Yıllar boyunca kurduğu bağ öylesine güçlüdür ki, evladının mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar.
Sonra bir gün o çocuk büyür. Kendi hayatını kurar, kendi ailesini oluşturur. İşte tam bu noktada annelik başka bir sınavla karşılaşır. Çünkü artık sevgi, sahip olmakla değil; güvenmekle, destek olmakla ve gerektiğinde geri planda kalabilmekle ölçülür. Annelik burada bitmez, sadece şekil değiştirir.
Toplumda kayınvalide denildiğinde çoğu zaman akla çatışmalar, anlaşmazlıklar ve bitmek bilmeyen hikâyeler gelir. Unutmayalım ki gelin ya da damat ise başka bir ailenin yıllarca emek vererek büyüttüğü evladıdır. Gelin ya da damadı kendi evladı gibi görebilmek kadar, onların farklı alışkanlıklarına ve yaşam biçimlerine saygı duyabilmek de bu rolün önemli bir parçası. Bu yüzden gelin bana 'anne' demiyor, damat bana 'anne' demiyor söylemini artık geride bıraksak mı? İnsanların birine ne zaman, nasıl ve hangi duyguyla hitap edeceğini kimse belirleyemez. Bu tamamen zamanla oluşan, içten gelen bir bağın sonucudur. Belki de mesele, size "anne" denmemesi değil; o duyguyu hissettirecek bir ilişki kurulamamış olmasıdır.
Şunu kabul edelim ki hiç kimse bir insanın annesinin yerini alamaz. "Teyze anne yarısıdır." sözü her ne kadar sevgi ve yakınlığı anlatmak için söylenmiş olsa da annelik bambaşka bir duygudur. Annelik; emekle, fedakârlıkla, koşulsuz sevgiyle ve yıllar içinde kurulan tarifsiz bir bağla şekillenir. Bu yüzden hiç kimsenin, bir başkasının annesinin yerini almasını beklemek de böyle bir kıyas yapmak da doğru değil.
İşin özü şu ki; kimse bir başkasının annesinin yerini alamaz. Önemli olan "anne" unvanını istemek değil, başka bir evlada kendini ailesinden biri gibi hissettirebilmektir.