Bazen insan, bitmiş bir hikâyenin içinden çıkamaz.
Çünkü o hikâye bitmemiştir aslında, sadece biri, içi yetmediği için erken bırakmıştır.
‘’Gel’’, der gibi olur kalbin, ‘’Bir akşam oturalım, sen bana neden olmadığımızı anlat.’’
Aslında cevabı bildiğin halde bilmezden gelmek istersin. Çünkü karşında oturması bile yetiyordur sana.
Bir bakışı, bir nefes alışverişi, bir omuz düşüklüğü… Hepsi yine seni kandırmaya yeter.
Ama işte asıl acı tam burada saklıdır: Bir insanı görmek sana iyi gelirken, senin varlığın ona yük geliyordur.
Seni sevmiştir belki… Ama kendinden çok değil.
Sana değer vermiştir… Ama senin kadar değil.
Sana gelmiştir… Ama uzun kalabilecek cesareti yoktur.
Ve sen tüm bunların ortasında şu cümleyi kurarsın içinden: ‘’Ben seni görsem yeter.’’ Oysa bu, aşk değil; vazgeçmeyi kabullenişin en kırılgan halidir.
Bir akşam oturup neden olmadığınızı anlatsa ne değişir biliyor musun? Hiçbir şey.
Çünkü gerçek, çoktan gözlerinin arasına yazılmıştır: Olmadınız çünkü o yarım kaldı. Olmadınız çünkü sen tamdın, o eksikti. Olmadınız çünkü sen bağ kurdun, o kaçacak yer aradı. Olmadınız çünkü sen hazırdın, o kendine bile hazır değildi.
Bazen insanlar birbirlerini sever, ama yolları birbirini sevmez. Kader aynı masaya iki kişiyi oturtur, ama aynı yola çıkarmaz.
Oturup konuşsan sadece şunu duyacaksın: ‘’Biliyorum… Ben karışığım… Zamanı değildi… Hazır değildim… Belki bir gün…’’ Bahaneler koridorunda kaybolmuş adam sesi.
Gerçek bir sebep değil, toplarlanmamış bir itiraf.
O yüzden belki de sen anlatmalısın ona: Neden olmadığınızı… Neden olamayacağınızı…
Çünkü aslında hikâyeyi yarım bırakan o değil, senin de artık yarımların peşinden koşmama kararın.
Ve finalde kendine şunu söylemelisin:
‘’Ben seni görsem yeter’’ dediğim günlerde bile, benimle olmayı seçmeyen herkes, zaten hiçbir zaman yanımda kalacak kadar güçlü biri değildi.’’
İşte bu yüzden olmadınız.
Çünkü bazen en büyük kırılmalar bile, en doğru kapıların kilididir.