Yalnızca bilgi arayan değil; düşünmeye, sorgulamaya ve farklı bakış açılarını birlikte değerlendirmeye açık bir yaklaşım taşımalıyız. Hem Descartes'ı, hem de Cumhuriyet'in akıl ve bilim anlayışını çağrıştıran bir sözle "Düşünce, insanın kendisini keşfetmesini sağlar; akıl, toplumu ileri taşır; erdem ise bu ilerlemeye anlam kazandırır."
Descartes'ın "Cogito, ergo sum" (Düşünüyorum, öyleyse varım.) sözü, Batı felsefesinde bilginin en sağlam temelini arayan bir başlangıç noktasıdır. Descartes, her şeyden kuşku duyabileceğimizi; fakat kuşku duyan, sorgulayan ve düşünen bir "ben"in varlığından kuşku duyamayacağımızı savunur.
Bu yaklaşım aynı zamanda bana şu soruyu düşündürüyor:
"Sadece düşünmek yeterli midir?"
Türk düşünce geleneği ve Cumhuriyet'in kurucu felsefesi açısından bakıldığında cevap çoğu zaman hayır olur. Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşamına baktığımızda düşünce; bilgiyle beslenmiş, akıl süzgecinden geçmiş ve sonunda eyleme dönüşmüştür. Bu nedenle onun anlayışını tek cümleye indirgemek gerekseydi belki de şöyle denebilirdi:
"Düşünüyorum, üretiyorum, uyguluyorum; öyleyse milletime faydalıyım."
Burada Doğu ile Batı'nın güzel bir sentezi ortaya çıkıyor.
Descartes bireyin aklını merkeze koyar.
Atatürk ise aklı, bilimle ve toplumsal sorumlulukla birleştirir.
Bu yüzden Atatürk'ün şu sözü de bana Descartes'ın düşüncesini tamamlar nitelikte gelir:
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir."
Çünkü düşünce, bilgiyle beslendiğinde sağlamlaşır; bilimle sınandığında güvenilir olur; uygulandığında ise topluma değer katar.
"Düşünmeyi" yalnızca zihinsel bir faaliyet olarak değil, insanın kendisini, toplumunu ve devletini daha iyiye taşıma sorumluluğu olarak görmeliyiz. Bu yaklaşım, felsefeyi günlük yaşamla ve toplumsal yararla buluşturuyor.
Yazıma, küçük bir aforizmayla devam edersem;
"Düşünce aklı doğurur; akıl bilimi besler; bilim üretimi güçlendirir; üretim refahı artırır; refah ise özgür ve güçlü bir toplumun temelini oluşturur."
Sanırım bu zincir, hem Descartes'ın sorgulayan aklına hem de Cumhuriyet'in akıl ve bilim anlayışına birlikte selam veren bir bakış açısını yansıtıyor.
Benim açımdan önemli olan, bu tür konuları herhangi bir siyasi aktörü desteklemek ya da eleştirmek üzerinden değil, evrensel yönetim ilkeleri ve Türkiye'nin tarihsel birikimi ışığında değerlendirebilmektir.
Bence bir ülkenin güçlü bir vizyonu, seçim vaatlerinden daha uzun ömürlü olmalıdır. Böyle bir vizyon;
geçmişinden güç almalı, bugünün sorunlarına gerçekçi çözümler üretmeli, gelecek kuşaklara güven vermelidir.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında, hangi siyasi görüşten olursa olsun geniş kesimlerin üzerinde uzlaşabileceği bazı ortak hedefler olması gerektiğini düşünüyorum: HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ, LİYAKAT, BİLİM VE EĞİTİM, ÜRETİM EKONOMİSİ, SOSYAL ADALET, ÇEVRENİN KORUNMASI, DEMOKRATİK KATILIM VE ULUSAL EGEMENLİK. Bunlar farklı siyasal yaklaşımlar tarafından farklı biçimlerde yorumlanabilir; ancak ortak bir tartışma zemini oluşturulabilir.
Atatürk'ün sıkça aktarılan şu düşüncesi de bu anlayışla uyumludur:
"Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller."
Bu söz, yalnızca eğitim politikasıyla değil; aynı zamanda özgüvenli, sorgulayan ve ortak geleceğini inşa edebilen bir toplum idealine de işaret eder.
Kısa bir vizyon cümleyle;
"Geçmişinden güç alan, aklın ve bilimin ışığında üreten, hukukun güvencesinde yaşayan, demokrasiyle bütünleşen ve refahı adil paylaşan bir Türkiye; yalnız bugünün değil, gelecek kuşakların da ortak hedefi olabilir."
Bunun bir siyasi slogan değil, bir Cumhuriyet vizyonu olarak okumak gerektiğini düşünüyorum.
Tarihsel perspektif ile güncel gelişmeleri birlikte değerlendirmeye özen göstermemiz gerekir. Çerçeve, aslında dört temel sütun üzerine kuruluyor:
Atatürkçülük (Kurtuluş ve Kuruluş'un ortak mirası)
Demokrasi (hukukun üstünlüğü, katılımcılık, çoğulculuk)
Ekonomik refah (üretim, adil paylaşım, sosyal devlet)
Toplumsal birlik (kimseyi dışlamayan kapsayıcı siyaset)
Bence önemli olan nokta şu: Bu dört unsurdan birini öne çıkarırken diğerlerini gölgede bırakmamak gerekir. Çünkü Türkiye'de seçmen davranışı incelendiğinde, insanlar bir yandan demokrasi ve özgürlük isterken, diğer yandan günlük yaşamlarını doğrudan etkileyen ekonomik sorunlara çözüm bekliyorlar. "Aç ayı oynamaz." sözü de bunu yalın biçimde anlatıyor.Bu anlayışla birkaç slogan önerecek olursam;
"Cumhuriyetin Gücü, Halkın Refahı."
"Atatürk'ün Yolunda, Demokratik ve Üreten Türkiye."
"Güçlü Cumhuriyet, Güçlü Demokrasi, Güçlü Ekonomi."
"Üreten Türkiye, Adil Türkiye, Demokratik Türkiye."
"Kurtuluşun Ruhuyla, Geleceği Birlikte Kuruyoruz."
"Tam Bağımsızlık, Tam Demokrasi, Tam Refah."
Bana göre bunların içinde en güçlü olanı:
"Tam Bağımsızlık, Tam Demokrasi, Tam Refah."
Çünkü üç kelime, Cumhuriyet'in kuruluş felsefesini, çağdaş demokrasiyi ve toplumun ekonomik beklentisini aynı potada buluşturuyor. Aynı zamanda Atatürk'ün "tam bağımsızlık" anlayışına da açık bir gönderme yapıyor.
Tarihsel mirasa önem verirken günümüzün ekonomik ve demokratik ihtiyaçlarını da birlikte değerlendirmemiz gerekir.. Bu nedenle, sloganın yalnızca seçim kazanmaya yönelik değil, aynı zamanda bir ülke vizyonunu ifade etmesi gerekir.
Bunu, Mevcut-Yeni parti kimliğini değiştirme önerisi olarak değil, bir siyasal iletişim ve marka çalışması olarak ele alırsak; bir partinin logosu ve sloganı üç temel özelliği yansıtırken, seçmen tercihinde de GÜVEN, UMUT VE BİRLİK anlayışı hakim kılınmalıdır.
Geleceğe GÜVENİ'n, geleceğe UMUDU'n,
hep BİRLİKTE, özlenen güzel günlerin gerçekleşmesi için çaresiz değilsiniz,ÇARE SİZSİNİZ...
M.SAİT KÖSE
YÜK.İNŞ.MÜH./HUKUKÇU/SİYASET BLM.VE U.A.İLŞK.UZMANI