Başkalarının aklıyla iş yapmaktan düşünme becerileri gerilemiş, üretkenlikleri zayıflamış, fikren kabızlaşmış insanlarla aynı atmosferi soluyoruz. Yazık!
Düşünmek, artık birçokları için yorucu bir faaliyet. Hazır bir kanaat bulmak, onu sahibinden ödünç almak ve gerektiğinde yüksek sesle tekrarlamak çok daha kolay. Bir fikrin doğruluğunu araştırmak yerine kimin söylediğine bakılıyor; bir meselenin bütününü anlamaya çalışmak yerine hangi safta durulacağına karar veriliyor.
Böylece fikir, düşüncenin ürünü olmaktan çıkıp aidiyetin aksesuarına dönüşüyor.
İnsan kendi aklıyla yüzleşmekten kaçtıkça başkasının cümlesine sığınıyor. Sonra o cümleyi kendi fikri zannediyor. Bir süre sonra ise ödünç alınmış düşünceler o kadar çoğalıyor ki insanın zihninde kendisine ait bir ses duyulmaz hâle geliyor. Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü düşünme yetisini kullanmayan insan yalnızca kendisini yoksullaştırmıyor; bulunduğu çevrenin düşünme kapasitesini de aşağı çekiyor. Sorgulayanın “fazla düşündüğü”, farklı bir şey söyleyenin “aykırı” olduğu, itiraz edenin “sorun çıkardığı” bir atmosfer oluşuyor. Herkes aynı cümleleri kuruyor, aynı öfkeleri taşıyor, aynı ezberleri tekrarlıyor.
Sonra buna toplumsal kanaat diyoruz. Oysa kanaat ile tekrar arasında büyük bir fark var. Kanaat, insanın düşünerek ulaştığı sonuçtur. Tekrar ise çoğu zaman başkasının sonucunu kendine mal etmektir.
Üretkenlik de tam bu noktada yara alıyor. Çünkü yeni bir şey üretmek için önce mevcut olanı sorgulamak, bağlantılar kurmak, yanılmayı göze almak ve gerektiğinde “Bilmiyorum” diyebilmek gerekir. Oysa ezberlerin hâkim olduğu yerde merak zayıflar; merak zayıflayınca soru azalır; soru azalınca düşünce kurur.
Fikren kabızlığın en belirgin işareti de budur: İnsan çok konuşur ama yeni bir şey söylemez.
Gürültü vardır, fakat fikir yoktur. Cümle vardır, fakat düşünce yoktur. Kesinlik vardır, fakat muhakeme yoktur. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey daha fazla konuşmak değil, yeniden düşünmeyi öğrenmektir. Başkasının ne düşündüğünü öğrenmeden önce kendimize ne düşündüğümüzü sormak; bir fikri alkışlamadan veya reddetmeden önce onu anlamaya çalışmak; kendi kanaatimizin de yanlış olabileceği ihtimalini zihnimizde canlı tutmak...
Çünkü insanın zihni, kullanılmadığında körelen bir yetenektir.
Ve bir toplum, düşünmeyi başkalarına bıraktığı ölçüde kendi geleceğini de başkalarının cümlelerine teslim eder. Bunun bedelini ise yalnızca bugünün insanı değil, yarının insanı da öder.