Sabahın ayazı, fırından yeni çıkmış ekmek kokusuna karışıyor. Ama o fırın önündeki kuyrukta bu sabah iştah açan bir telaş yok. Aksine, ağır bir sessizlik hâkim. Kimse yüksek sesle konuşmuyor ama herkesin parmak uçları, cebindeki bozuk paralarla gizli bir kavga içinde.

Bir amca, sanki sayınca çoğalacakmış gibi elindeki madeni paraları avucunda evirip çeviriyor; bir teyze, fırıncıya mahcup bir sesle “Yarım ekmek olur mu evladım?” diye soruyor. İşte memleketin gerçek enflasyon raporu, o pırıltılı plazalarda değil, tam da bu fırın kuyruğunda yazılıyor.
Bugün açıklanan tüketici fiyat endeksine bakıyorum; sonra dönüp sokağa, insana, kendi cüzdanıma bakıyorum. Aradaki uçurum artık bir “hesap hatası” ile açıklanacak gibi değil. Kağıt üzerindeki rakamlar bir masal anlatıyor, hayatın içindeki gerçekler ise sert bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Maaşım 15 bin liraya düşmüşse, bu sadece bir aritmetik veri değildir. Bu; pazar poşetinin dibinin görünmesidir, torun kapıdan girdiğinde elini cebine atamamanın o ağır mahcubiyetidir. Kısacası bu, “hayatın kendisinden feragat” etmektir.
Yetkililer kürsüye çıkıp “Enflasyon şu kadar” diyor. İtiraz etmiyorum; rakamlar onların uzmanlığı olabilir. Ama bir de mutfağın, sokağın, tencerenin enflasyonu var ki onun matematiği çok başka işliyor.
Yılbaşından bu yana yaşananlara bir bakın: Ekmek yüzde 16, akaryakıt yüzde 25 zamlanmış. Bunlar bizim için lüks tüketim maddesi değil, hayatın ta kendisidir. Ekmek sofranın direğidir; akaryakıt ise iğneden ipliğe her şeyin sırtındaki yüktür. Nakliye artınca pazar yanar, pazar yanınca mutfaktaki yangın sönmez.
Açlık sınırının 32 bin 793 TL olduğu ülkemde, şimdi elinizi vicdanınıza koyup düşünün: Aylık hissedilen artışın yüzde 7-8 olduğu bir ortamda, üç ayın sonunda cebimizdeki paranın nasıl buharlaştığını anlamak için iktisat profesörü olmaya gerek yok.
Açıklanan ortalamalar ile vatandaşın yaşadığı hayat arasındaki o derin vadi, her geçen gün biraz daha büyüyor. Sormak zorundayız: Bu rakamlar gerçekten kimin hayatını anlatıyor?
Bir emeklinin lüksü yoktur. Tatil hayalleri çoktan rafa kalkmıştır; yatırım derdi zaten yoktur. Onun tek bir derdi vardır: Pazardan iki kilo meyveyle dönebilmek, ay sonu gelen faturaya bakarken elinin titrememesi, eczane farkını öderken “acaba” dememek. Hal böyleyken, o genel geçer ortalama hesaplar emeklinin bu çıplak gerçekliğini ne kadar yansıtabilir?
Maaş artışları kağıt üzerindeki enflasyona göre yapılıyor ama hayat, marketteki o acımasız etiketlere göre şekilleniyor. Eskiden “maaş yetmiyor” diye bir şikayet vardı. Şimdi ise “Acaba ay başına sağ çıkabilecek miyim?” korkusu var.
Bu durum sadece ekonomik bir kriz değil, aynı zamanda büyük bir psikolojik yorgunluktur. İnsan, ömrünü verdiği bir ülkede cebindeki paranın her gün biraz daha eriyişini izlerken sadece alım gücünü değil, geleceğe dair umudunu da kaybeder.
Kimse zenginlik peşinde koşmuyor. Kimsenin gözü yükseklerde değil. İnsanlar sadece insanca yaşamak, emeğinin ve emekliliğinin karşılığında huzurlu bir akşam yemeği yiyebilmek istiyor. Belki de artık şunu kabul etmenin vakti geldi: Ekonomi sadece büyüme rakamları, grafikler ve tablolar değildir. Ekonomi, vatandaşın hissettiği refah, sofrasındaki huzurdur.
Rakamlar düzelebilir, tablolar renkli kalabilir ama sokaktaki o sessiz hesap yapma hali bitmiyorsa, “mesele çözülmemiş” demektir. Unutulmasın ki; bir ülkenin gerçek enflasyonu, manşetlerde yazan değil, vatandaşın yüreğinde hissedilendir. Sizce sokaktaki bu “hesap yapma halinin” sona ermesi için rakamlardan önce neyin değişmesi gerekiyor?