Türkiye’de 1948 yılına kadar fırından aldığımız o dumanı üstünde tüten ekmek esmerdi; vakur ve doyurucuydu. Hamurumuzun kalbi olan ekşi maya evlerde korunur, her somun organik bir miras gibi yoğrulurdu. Bir dilim yediğimizde "doyduk" demeyi bilir, toprağın bereketini ruhumuzda hissederdik.
Ta ki okyanus ötesinden, bir yardım paketi süsüyle gelen sessiz tehlike sofralarımıza sızana kadar.
Her şey, Anadolu’nun kadim mirası olan 14 kromozomlu siyez ve 28 kromozomlu kavılca buğdaylarının genetiğiyle oynanmasıyla başladı.
Amerika’da geliştirilen 48 kromozomlu "cüce buğday", yüksek verim vaadiyle bir başarı hikâyesi gibi pazarlandı. Ancak bu boyu kısa, ömrü uzun "buğdayımsı" tür; beraberinde kimyasal gübreleri ve zehirli ilaçları da getirdi. 1950’lerden sonra "ihtiyaç fazlası" ve "yardım" adı altında ülkemize dayatılan bu genetik ucube, kurak yılları bahane ederek kadim tohumlarımızın yerini aldı.
1960’lı yılların iktidarları ve dönemin medyası, beyaz ekmeği bir zenginlik, kalite ve refah göstergesi olarak sundu. Oysa o bembeyaz görüntünün ardında ondan fazla katkı maddesi ve endüstriyel hile gizliydi. Halk beyaz ekmek yedikçe acıktı, acıktıkça daha çok yedi.
"Ekmeksiz doymuyorum." cümlesi toplumsal bir alışkanlığa dönüştü. Bugün dünya ortalamasının tam beş katı ekmek tüketiyor; ne acıdır ki dünyada en çok ekmeği çöpe atan ülke olma unvanını kimseye kaptırmıyoruz. Çünkü beyaz ekmek; dünyanın en çabuk bozulan, en dayanıksız ve aslında en "boş" gıdasıdır.
Bu beslenme kırılmasının faturası ise hastane koridorlarında ödeniyor. Vücudumuzun tanımadığı bu yüksek kromozomlu ve glüten yüklü yapılar, sistemimize adeta savaş açtı. Sonuç; tam bir yıkım tablosu:
Vücudun kendi dokusuna saldırdığı Haşimato ve romatoid artrit gibi hastalıklar patladı.
Beyaz un ve Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) kullanımıyla birlikte obezite, diyabet ve insülin direnci bir salgın halini aldı.
Bağırsak floramız bozuldukça beyin sağlığımız da çöktü. Bugün Alzheimer, demans, dikkat eksikliği ve nörolojik hastalıkların nüfusa oranındaki artış tesadüf değildir.
Marshall Yardımları ile bu beyaz zehre alıştırılan Avrupa, hatasını anlayıp tam buğdaya ve doğal mayaya geri döndü. Biz ise ancak bugünlerde, hastalıklar kapımızı iyice aşındırdığında uyanmaya başlıyoruz.
Artık anlamalıyız; sağlığımızı geri kazanmanın yolu ilaç kutularından değil, temiz mutfaklardan ve yerli ata tohumundan geçiyor. Tüketici artık parasını neye verdiğini sorgulamalı; GDO’suz, kimyasal katkısız ve geleneksel yöntemlerle üretilmiş gıdayı talep etmelidir. Devletimiz siyezi, kavılcayı; yani bu toprakların asıl sahibini eken çiftçiyi baş tacı etmelidir.
Sonuç olarak sağlıklı bir hayat, bilinçli bir seçimdir. Sofranıza koyduğunuz o beyaz somun, ya sizi hayata bağlar ya da yavaş yavaş sağlığınızdan eder. Gelecek nesilleri kurtarmak için "beyaz" olanın parlaklığına değil, "kara" ekmeğin samimiyetine ve ata tohumunun gücüne sarılmak zorundayız.
Hastaneler dolup taşmadan mutfaklarımızı iyileştirelim. Çünkü gerçek refah, bembeyaz bir ekmekte değil, sağlıklı bir bedende gizlidir.
Hiç kendinize sordunuz mu; 1950 sonrası ülkemizde obezite, göz bozukluğu ve kellik neden arttı? Sizce