Yüz yüze gelindiğinde ne olduğunu anlıyor ve kendine soruyorsun!

Buna…

Kocamak mı,

İhtiyarlamak mı,

Yoksa yaşlanmak mı, demeli?

Mutat zaman da yatağa giriyorsun. Hiçbir rahatsızlığın yok. Taş gibisin.

Uyumak için biraz mücadele ediyor; alıp-veriyorsun, kırıp döküyorsun…

Nihayet dalıyorsun. Bir-iki uyanır gibi oluyorsun.

Ve sabah oluyor.

Ama ne o, kalkabilirsen kalk, kalkamıyorsun.

Ya tüm vücudunu bir sızı kaplamış,

Ya kafan kulağın bir birine giriyor,

Ya kalbindeki teklemeler bir biri arkasına diziliyor, acaba diyorsun?

Ya nabzın almış başını gitmiş!

“Yahu, ne oldu bana yatarken hiçbir şeyim yok turdu, taş gibiydim” diyorsun…

Ama olan olmuştur. Yer yatak hastasın.  Her kafadan bin kelam çıkmaya başlıyor:

Doktor bilmem kimi arayalım. Yok, yok o olamaz şu doktoru arayalım. Kalkın hemen bir “acil’e”  götürelim…

Tabii sana bir şey soran yok!

“Yahu, bir dakika durun. Benim doktorluk, acillik bir durumum yok. Akşam biraz uyuyamadım, uykusuzum onun yorgunluğu. Dinlenir biraz uyursam bir şeyim kalmaz…

Mecbur kalırsın, “Yeter, benim bir şeyim yok, herkes işine gücüne baksın” diye, sesini yükseltmeye…

Hele şu yaz sıcaklarında uyumak ayrı bir çile…

Klimayı açarsın aman açma, dokunur. Vantilatörü açarsın açmayalım çarpar. Kapı pencere açarsın, esmiyor ki serinleyesin…

Gençlikte durum böyle mi? Hayır!

İnsana ne klima dokunur, ne vantilatör çarpar. Küfür küfür bunların esen serinliğinde uyursun.

 

İşte gerçek hayat bu…