Bu neslin sadakati yok. Herkes geçici ilgilerle oyalanıyor, sevgi yerine dikkat çekme telaşı var. Gerçek bağlar yerine hikâyelik yakınlıklar... Kalpler meşgul ama boş. Lanet ve laçka bir devirdeyiz; duygular tüketim malzemesi, insanlar anlık hazların kölesi.
Birini gerçekten tanımaya sabrımız kalmadı. Çünkü tanımak emek istiyor; emek ise bu çağın en pahalı lükslerinden biri. Bir insanın suskunluğunu anlamak, öfkesinin ardındaki kırgınlığı görmek, sevincine gerçekten ortak olmak yerine birkaç saniyelik görüntüsüne bakıp geçiyoruz. İnsanları artık hayatımıza değil, ekranımıza sığdırıyoruz. Sevgi bile hızlandı. Bir mesajın geç cevaplanması mesele, ama bir insanın yıllarca yanında durmasının anlamı belirsiz. Birinin bizi beğenmesi önemli, fakat bizi gerçekten anlaması neredeyse gereksiz. Çünkü anlaşılmak derinlik ister; beğenilmek ise yalnızca görünür olmayı. Hepimiz biraz vitrin olduk. Ne kadar mutlu olduğumuzu gösteriyoruz ama ne kadar yalnız olduğumuzu saklıyoruz. Güçlü görünmek için kırılganlığımızı, özgür görünmek için bağlılığımızı, umursamaz görünmek için de aslında ne kadar çok önemsediğimizi gizliyoruz. Sonra da birbirimize “Neden kimse samimi değil?” diye soruyoruz. Belki de mesele insanların değişmesi değildir yalnızca. Belki biz, samimiyeti taşıyabilecek kadar yavaşlamayı unuttuk. Çünkü gerçek yakınlık acele etmez.
Gerçek dostluk her gün kendini kanıtlamak zorunda değildir. Gerçek sevgi sürekli heyecan üretmez. Bazen aynı masada sessizce oturabilmektir. Bazen hiçbir şey söylemeden “Buradayım” diyebilmektir. Bazen de karşındaki insanın en zor hâlinde, ondan sana verecek hiçbir şey kalmadığını bildiğin hâlde gitmemektir. Oysa şimdi herkes birbirinin en güzel hâlini istiyor. Yorgunluğa tahammül yok. Hatalara sabır yok. Değişmeye, olgunlaşmaya, beklemeye zaman yok. Bir insanın kusurlarını tanıyıp yine de yanında kalmak yerine, ilk hayal kırıklığında yeni bir kapı aralanıyor.
İnsanlar artık birbirini kaybetmekten çok seçeneklerini kaybetmekten korkuyor. Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı burada başlıyor: Etrafımızda her zamankinden fazla insan varken, hiçbirinin yanında gerçekten kendimiz olamamakta. Her şey elimizin altında ama hiçbir şey elimizde değil.
Mesajlar var, sohbet yok. Takipçiler var, tanıyan yok. Kalabalıklar var, yoldaş yok. Yakınlıklar var, mahremiyet yok. Sevgi sözcükleri var, sevmenin yükünü taşıyan az.
Yine de bütün bunların içinde hâlâ başka türlü yaşamak mümkün. Birini tüketmeden sevmek.
Bir ilişkiyi sıkılınca çöpe atmamak. Bir dostluğu çıkar hesabına çevirmemek. Bir insanın kusurlarını görünce hemen yenisini aramamak. Ve en önemlisi, kendimizi de başkalarının ilgisiyle ölçmemek.
Belki bu çağın bize unutturduğu şey sadakatten önce şu: İnsan, her zaman daha fazlasını bulmak zorunda değildir. Bazen elindekinin kıymetini öğrenmek, bulabileceği her şeyden daha değerlidir.
Çünkü hayat, sürekli yeni insanlara yetişmekten ibaret değil. Bazı insanlar bir kez hayatımıza girer ve kalır. Mesele onları bulmak değil. Mesele, kalmaya değer biri olabilmektir.