Adam darmadağınık masanın başında; gözleri bir noktaya sabitlenmiş oturuyor.

Belli ki, yaşadığı anın çok uzaklarında. Kim bilir yaşamının hangi boyutunda?

 

***

 

Bir birine kesinlikle hiç benzemeyen ve geçtiği andan sonra bir daha aynısının yaşanmayacağı; dönüşü olmayan saliselerin saniyeye, saniyelerin dakikaya, dakikaların saate…

Saatlerin günlere, günlerin haftalara, haftaların aylara dönüştüğü… Toplam bir ömrün kilometre taşları olan yıllar…

Bu, bir birine uzaktan yakından hiçbir benzerlik göstermeyen zaman akışı sırasında kendi ruh halindeki değişmeleri, fiziksel yapısındaki kopmaları, deformeleri düşünüyor olmalıydı.

Şimdilerde beş kiloluk bir market alışverişinin iki poşetini taşıyamayışını düşünürken; yıllar yıllar önce evine aldığı üç ton kömürü taşıyan hamalın bir ton kömürü taşıdıktan sonra rahatsızlanarak gitmesi üzerine iki ton civarındaki kömürü çuval çuval beş kat yukarda ki kömürlüğe taşıyışının hayaliyle o geri gelmesi mümkün olmayan zamanı yaşıyordu, ihtimal.

 

***

 

Birden futbol oynadığı yılları hatırladı…

Zamanın kendinden alıp götürdüğü zindeliğinin, enerjisinin nasıl bir çarkın içinde yok olup gittiğini anlamaya çalıştı.

Bir cevap bulamadı.

 

***

 

Bir tuhaf tebessüm uçuştu yüzünde…

Şu anda hayal ettiği zaman diliminde yaşadıklarından bazı pasajları yeniden yaşıyordu ihtimal.

Birden keman çalmayı ne kadar istediğini hatırladı. Herhangi bir müzik aleti (enstrüman) çalma isteği, aile büyükleri tarafından “ne çalgısıymış, davulcu zurnacı mı olacaksın bize?) denir karşı çıkılırdı.

Bütün buna rağmen bu merak ve isteğin den de nasibini almıştı. Biriktirdiği harçlıklarıyla önce bir mandolin almış; kendi kendine bunu öğrenmişti. Daha sonra bağlama öğrenmiş; lisede okuduğu dönemde lise bağlama ekibinde çalmıştı.

Gerçi keman çalmayı o dönemde öğrenememişti ama olsundu!

Yıllar sonra az çok onu da öğrenmişti.

Ama o çocuklarına istedikleri enstrümanı kendi elleriyle alıp vermiş, öğrenin demişti.

 

***

 

Futbol zinhar haramdı. Çünkü “gâvurlar, Müslümanların kafalarıyla top oynarlarmış(!). O günlerin hayaliydi herhalde yüzünde oluşan tebessüm. Bir anda da yok olan tebessüm belki de bundandı.

Babasının bütün muhalefetine rağmen, futbol oynamış, antrenmanlara arkadaşlara ya da kütüphaneye derse çalışmaya gidiyorum diyerek yalanlar söylemiş, bu şekilde bu zevkini yaşamıştı. Hem de iyi bir futbolcu olmuştu.

Semtlerinin futbol sahası, boş bir tarladan oluşturulmuş ilkel bir sahaydı. Has bel kader hayır sahibinin biri, altı kalın direkten oluşturduğu kale direkleri sayesinde futbol oynamaya müsait bir saha olmuştu.

Maça başlamadan önce iki takım futbolcuları yukarıdan aşağıya sahanın içindeki taşları toplar saha kenarına atarlardı. İkinci devre bu işlem bir daha yapılırdı. Daha sonra maç yapacak takımlarda aynı işlemi yapmak mecburiyetindeydiler.

Oynadıkları sahanın adı DAŞLI TARLAYDI ya da DEŞTİ TARLAYDI. Ora ahalisi öyle derdi.

 

***

 

Yaz aylarının sıcak bir Pazar günü maç sırasında sağ ayağının taraklığı dağılmıştı. O zaman ortopedist, doktor nerde?

Hemen arkadaşları mahallenin çekicisi Meryem Bacıya götürerek ayağını çektirmişler; Meryem Bacı da kendine göre bir şeyler sararak göndermişti.

Biraz önce yüzünde oluşan tebessümün birden acıya dönüşmesi belki de o anı yaşayışındandı.

İki arkadaşının yardımıyla eve gelmişti. Sessizce tam kapıyı açmıştı ki; hayattan babasının sesini duydu. O anda başından aşağı bir kova sıcak suyun döküldüğünü sandı.

Yapılacak başka bir şey yok turdu. Girecekti içeriye.

Ve girdi…

 

***

 

O ağrısından duramadığı ayağıyla babasının yanından her zamankinden daha sağlam yürümüştü. Eğer o anda babası o durumu fark etseydi… Belki dayak yemezdi ama (çünkü darı sapı gibi delikanlıydı)  iyi bir azar eşidir,

O azar bile genç ruhunda dayanılmaz, hazmedilmez acılar oluştururdu.

 

***

 

Adam bir den bire gözlerini alamadığı noktadan kurtararak yumdu ve başını hafifçe sallayarak uykudan uyanmış gibi dalgın:

“Ben ne yapıyorum, neler düşünüyorum yahu” dedi.

Ve gözlerinde tarifi imkânsız hüzün, yüzünde yine o acı tebessüm oluştu…