Yerel basın, Cumhuriyet tarihinin belki de en acı, en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor. Bu bir abartı değil, sahadan gelen bir tespit. Yaygın basında yıllardır süren çöküş, artık yerel medyayı da geri dönülmez biçimde etkisi altına almış durumda.
Eskiden denetim vardı, şimdi baskı var. Görüntülü ve sözlü basının üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanan RTÜK, yerel basının karşısında ise Basın İlan Kurumu’nun tokmağı duruyor. Mantık açık: “Vur kafasına, diz çöksün.” Gazetecilik böyle diz çöktürülerek yapılmaz.
Hâlâ yerel basının çok iyi durumda olduğunu düşünenler varsa, açık konuşalım: Ne yazık ki gerçek bu değil. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Basın, milletin ortak sesidir; başlı başına bir kuvvet, bir okul, bir öncüdür” sözü, bugün yalnızca duvarlarda asılı bir hatıra gibi duruyor.
Bugün basının geldiği noktada kimimiz yandaş, kimimiz siyasi yoldaş olmuş durumdayız. Oysa basın, iktidarın ya da muhalefetin değil, halkın yanında durmak zorundadır. Basın “majeste basını” hâline gelmişse, demokrasinin varlığı sorgulanmalıdır. Merhum Uğur Mumcu’nun dediği gibi:
“Yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuz kadar, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.”
Gerek yaygın medya gerekse yerel medya, asli görevine dönmediği sürece bu çöküş daha da hızlanacaktır. Bugün medyanın içine çöreklenmiş; haysiyetsiz, onursuz, omurgasız ve mesleği kişisel çıkarlarına alet eden şarlatanlar, bu çöküşün baş aktörleridir.
Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, yüce yargı organlarının, Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri dahi tartışmaya açılabiliyor. Gazeteciler olarak, siyasetin bizi kullanmasına izin veremeyiz. Verirsek, mesleğimizin anlamını yitiririz.
Gazetecilik; meslek ahlakı, etik ve sorumluluk ister. Türkiye’de yaşayan halkın refahı, kişisel hesaplarımızın ve çıkarlarımızın önünde olmak zorundadır. Demokrasi, Cumhuriyet, sosyal adalet ve bağımsız hukuk, gazetecinin pusulasıdır. Barışı ve kardeşliği savunmayan bir basın, halkın sesi olamaz.
Aksi hâlde bu çöküş durmaz.
Ve sonunda kaybeden yalnızca basın olmaz…
Kaybeden Türkiye olur.