Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi görünür ama bir milletin hafızasında kapanmayan bir yara olarak kalır.
6 Şubat 2023… Türkiye’nin saati 04.17’de durdu.
O an, sadece binalar değil, hayaller, aileler, çocukluklar ve bir ülkenin vicdanı da yıkıldı.
Deprem, doğanın kaçınılmaz gerçeği olabilir. Ama yıkımın büyüklüğü kader değildir.
Kader, enkazın altında kalan bir annenin çocuğuna sarılıp son nefesini vermesi değildir.
Kader, “Sesimi duyan var mı?” çığlığının karanlıkta yankısız kalması değildir.
O gece, Türkiye uyandı ama aynı anda sustu.
Sokaklar enkaz koktu, şehirler hayalet şehirlere dönüştü.
Adana’dan Hatay’a, Gaziantep’ten Kahramanmaraş’a kadar bir coğrafya diz çöktü.
Enkaz altından çıkan her beden, sadece bir insan değil; yarım kalan bir hikâyeydi.
Bir öğretmenin yazamadığı son ders planı, bir çocuğun oynayamadığı oyun, bir annenin pişiremediği akşam yemeğiydi.
Bir ülkenin vicdanına kazınan sessiz çığlıktı.
Sonra dayanışma geldi.
Bir tas çorba, bir battaniye, bir sarılma…
İnsanlık, betonun altından başını kaldırdı.
Ama sorular da enkazdan çıktı:
Neden bu kadar çok bina yıkıldı?
Neden denetimler yapılmadı?
Neden bilim insanlarının uyarıları yıllarca görmezden gelindi?
6 Şubat, sadece bir deprem değil; bir yüzleşmeydi.
Şehir planlamasıyla, rantla, ihmalle, denetimsizlikle…
Bir ülkenin aynaya bakma zorunluluğuydu.
Bugün o günü anmak, sadece yas tutmak değildir.
Anmak, unutmayı reddetmektir.
Anmak, aynı acıyı bir daha yaşamamak için hesap sormaktır.
Anmak, enkazın altından yükselen o sesi geleceğe taşımaktır:
“Sesimi duyan var mı?”
Biz duyduk.
Ama asıl mesele, bundan sonra gerçekten dinleyip dinlemeyeceğimizdir.