Bazen bir insan hayatımızda o kadar büyük bir yer kaplar ki, onunla geçirdiğimiz zaman değil, onu düşünmediğimiz zaman azalmaya başlar.
Sabah gözümüzü açarız, aklımıza o gelir. Gün içinde hiç ilgisi olmayan bir şarkı çalar, yine o. Bir sokaktan geçeriz, “Burayı onunla görmüştüm” deriz. Telefon sessizdir ama elimiz sürekli ekrana gider. Bir bildirim gelir; kalbimiz bir anlığına hızlanır. Sonra başka birinin mesajı olduğunu görürüz. Ve zihnin o meşhur sorusu gelir: “Ben onu bu kadar düşünüyorsam, acaba o da beni düşünüyor mudur?” Belki de modern romantizmin en yorucu sorularından biri budur. Psikolojide bu yoğun zihinsel ve duygusal meşguliyeti anlatmak için kullanılan kavramlardan biri limerence. Terim, psikolog Dorothy Tennov tarafından 1970'lerde ortaya atılmış. Limerence, basitçe “birinden hoşlanmak” değil. Daha çok, kişinin zihninin karşı taraftan gelecek duygusal karşılığa kilitlenmesiyle ilgili bir durum. Bir bakış büyür. Bir mesaj defalarca okunur. Bir “günaydın”ın içinden anlam çıkarılır. Geç cevap vermesi saatlerce düşünülür. Hızlı cevap vermesi ise umut olur. Asıl mesele çoğu zaman insanın kendisinden bile çok, karşılık ihtimalidir. Çünkü belirsizlik, zihnin en sevdiği yakıtlardan biridir. “Benden hoşlanıyor mu?” “Niye böyle söyledi?” “Mesajı neden öyle yazdı?” “Acaba beni özlüyor mu?” “Beni düşünürken ben de onu hissediyor olabilir miyim?” Cevabı olmayan her soru, zihinde yeni bir senaryo üretir. İşte limerence'in en dikkat çekici taraflarından biri burada ortaya çıkar: İnsan bazen gerçek bir ilişkiyi değil, ihtimali yaşamaya başlar. Karşımızdaki insanın bize gerçekten ne hissettiğinden ziyade, onun bize ne hissedebileceğini düşünürüz. Bir anlamda, kişinin kendisiyle değil, zihnimizde onun etrafında oluşturduğumuz hikâyeyle bağ kurarız. Bu yüzden limerence, aşk ile karıştırılabilir. Aşk daha çok “Seni tanıyorum ve olduğun halinle ilişki kuruyorum” diyebilirken, limerence zaman zaman “Seni düşünüyorum ve benim hakkındaki düşünceni düşünüyorum” döngüsüne dönüşebilir. Aradaki fark küçük görünür ama değildir. Çünkü birinde karşıdaki insan merkezdeyken, diğerinde karşılık görme ihtimali merkeze yerleşebilir.
Üstelik sosyal medya bu döngüyü beslemek için neredeyse kusursuz bir ortam sunuyor. Çevrimiçi oldu. Hikâyemi gördü. Beğeniyi geri çekti. Yeni bir şarkı paylaştı. Bana mı gönderme yaptı? Bir insanın hayatına dair bu kadar küçük veri noktasını aynı anda görebildiğimiz başka bir dönem belki de hiç olmadı. Ve biz bazen birkaç saniyelik dijital davranışlardan koca duygusal hikâyeler çıkarıyoruz. Oysa birinin seni düşünmesi ile seni istemesi, seni istemesi ile seninle ilişki kurmak istemesi, hatta seninle ilişki kurmak istemesi ile bunun için gerçekten adım atması aynı şey değil. Belki de bu yüzden “Acaba o da beni düşünüyor mu?” sorusundan daha önemli bir soru var: “Ben onun ne düşündüğünü neden bu kadar çok düşünüyorum?” Limerence bize belki de tam burada ilginç bir ayna tutuyor. Birini sürekli düşünmek, kaderin gizli bir mesajı olmak zorunda değil. Onun da bizi düşündüğünün kanıtı hiç değil.