Ayrılık acısı aslında zamanla hafifleyen bir sızı. Günler geçtikçe kendiliğinden kabuk bağlayan bir yara gibi… Ama bağlanma yarası öyle değil. O, insanın içini içinden vuran, mantığın erişemediği bir boşluk. Çünkü ayrılık, bir ilişkiyi bitirir; bağlanma ise insanın içindeki bir duyguyu, bir alışkanlığı, bir ihtiyacı.

Bir insana bağlanmak, sadece sevmek değildir. Onun sesine alışmaktır. Gelişine, mesajına, kokusuna, varlığına…
Birinin kalbinde kendine bir oda açmak ve o odanın kapısını ona emanet etmektir. Sonra bir gün o insan gider ve anahtarı da alır. İşte o zaman canımızın yandığı şey ‘’ayrılık’’ değildir; odasız kalmışlığımızdır. Boşluk, o anahtarın dönmeyeceği gerçeğidir.
Bağlanma yarası, bir duygunun kelimesi değil; bir ‘’bağlantının’’ kopmasıdır. İnsan kendini bir yere tutturduğunda, o yerden ayrılmak koca bir kök sökümü gibi gelir. İçimizde bir ağrı hissederiz çünkü sevdiğimiz kişiyi değil, ona bağlanan yanımızı kaybetmişizdir. Ona güvenen yanımızı, ona yaslanan tarafımızı, ona çocuk gibi bakan iç sesimizi…
Ve en zoru nedir biliyor musunuz? Ayrılıkta karşınızda bir neden, bir tarih, bir açıklama bulursunuz. Ama bağlanma yarasında karşınızda kimse kalmaz. Siz, sadece siz varsınızdır. Kendinizle oturup kalkmak, kendi içinizde sönen lambayı tek başınıza yakmaya çalışmak zorundasınızdır.
İşte bu yüzden bağlanma yarası bu kadar zor. Çünkü sevdiğimiz kişi bizi terk etmez sadece… Biz de kendimizin bir parçasını kaybederiz.
Ama yine de iyileşir insan. O kökten yeni bir filiz çıkar.
Bir gün biri gelir, size anahtar sormaz; kapı yapmayı öğretir.
Ve o zaman anlarsınız: Bağlanmak bir zayıflık değil, insan olmanın kalbidir. Sadece doğru yere kök salmak gerekir.