Şehrin gürültüsü, stresi, bitmek bilmeyen keşmekeşi… İnsanlar artık yorgun. Bir nebze nefes alabilmek, toprağa dokunabilmek için şehir dışından küçük bir bahçe alıyorlar. İçine de başını sokacak kadar, doğaya uyumlu küçük bir ev ya da prefabrik bir yapı koymak istiyorlar. Ama ne mümkün! Adım attıkları an karşılarına koca bir duvar çıkıyor: Yasak, yasak, yine yasak…

Peki, bu yasakların ardındaki mantık nedir? Gerçekten doğayı mı koruyoruz, yoksa insanı doğadan mı koparıyoruz?
Ortada çok acı bir gerçek var: Ülkenin dört bir yanında yıllardır ekilmeyen, biçilmeyen, kaderine terk edilmiş, adeta ölüme mahkûm edilmiş tonla arazi var. Tarım yapılmıyor, üretim yok, bakım yok. Toprak küsmüş, taşlaşmış. Ancak ne hikmetse, biri çıkıp o toprağı sahiplense, biraz düzenlese, üç beş ağaç dikip hafta sonu orada huzur bulmak istese; devletin "yasak" tabelası hemen yanı başında bitiveriyor.

Soruyorum: Atıl duran, toz toprak içindeki o arazinin kime ne faydası var?

İnsanlar orayı yeşillendirince, meyve ağacı dikip toprağı canlandırınca mı memlekete zarar veriyor? Birkaç metrekarelik, temelsiz bir yapı mı ekosistemi bozuyor? Eğer dert gerçekten üretim ya da doğa olsaydı; o terk edilmiş araziler bugün birer vaha olurdu. Anlaşılan o ki amaç doğayı korumak değil, insanları o ruhsuz beton yığınlarının içine hapsetmek.

Dört duvar arasında sıkışmış, toprağa dokunması engellenmiş, gökyüzünü sadece binaların arasından görebilen bir toplumdan nasıl bir verim, nasıl bir huzur bekliyoruz? İnsanı topraktan uzaklaştırmak, onu köklerinden koparmaktır.

Kusura bakmayın ama toprağa yaklaşanı, ağaç dikeni, doğayla barışmaya çalışanı cezalandırarak ne üretim artar ne de toplumda huzur kalır. Yasakçı zihniyetle tarım arazisi korunmaz; tarım arazisi ancak onu seven, ona bakan ve içinde yaşayan insanla hayat bulur.
İnsanları betona hapsetmekten vazgeçin. Bırakın bu millet nefes alsın, bırakın toprakla buluşsun. Çünkü toprağa dokunamayan bir toplum, aslında çoktan kurumuş demektir