Bir zamanlar büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atmak bile ayıp sayılırdı. Şimdi bakıyorum da; bırakın saygıyı, gençlerin çoğu yaşlı bir insanın yüzüne bile bakmadan telefonuna gömülüp gidiyor.
Otobüste elinde telefon, kulağında kulaklık…Yetmiş yaşındaki amca ayakta zor duruyor ama bizim gençler koltuğa yapışmış gibi davranıyor. Sonra da “neden eski günleri özlüyorsunuz?” diye soruyorlar.
Evet, özlüyoruz. Çünkü bizim dönemimizde edep vardı, adap vardı. Büyük konuşurken susmayı bilirdik. Mahallede bir amca geçse ayağa kalkardık. Minibüste yaşlı birini görünce yer vermek için yarış olurdu. Kimse bunu zorunluluktan yapmazdı; terbiyeden yapardı. Çünkü aileler çocuklarını sadece büyütmezdi, aynı zamanda insan olmayı öğretirdi.
Şimdi ise teknoloji büyüdü ama saygı küçüldü. Herkes özgürlükten bahsediyor ama özgürlükle saygısızlık birbirine karıştırılıyor. Anne babasına ses yükselten, öğretmenine kafa tutan, yaşlıyla alay eden bir nesil oluşuyor. Elbette bütün gençleri aynı kefeye koymak haksızlık olur. Hala büyüklerine saygılı, edepli gençlerimiz var. Ama eskiye göre bu değerlerin azaldığını görmek insanın içini burkuyor.
Eskiden komşuluk başka güzeldi. Mahallede yaşlı bir teyzenin poşetini taşımak için çocuklar birbirleriyle yarışırdı. Şimdi apartmanda yıllardır aynı katta oturan insanlar birbirinin adını bilmiyor. İnsanlık biraz da burada kayboldu galiba.
Belki de sorun sadece gençlerde değildir. Büyükler olarak bizler de çocuklara yeterince örnek olamadık. Saygıyı sadece sözle değil, yaşayarak öğretmek gerekiyordu. Çünkü çocuk ne duyarsa değil, ne görürse onu öğreniyor.
Yine de umudumu kaybetmek istemiyorum. Bu toplumun mayasında saygı var. Bir gün gençler de anlayacak; bugün görmezden geldikleri yaşlılığın yarın kendi kapılarını çalacağını… O zaman belki minibüste yer vermenin sadece bir koltuk meselesi değil, insanlık meselesi olduğunu daha iyi anlayacaklar.
Eskiden sokaklar çocuk sesleriyle dolardı. Mahalle aralarında top oynayan, akşam ezanına kadar eve girmeyen bir gençlik vardı. Şimdi ise aynı sokaklar sessiz…Çünkü herkesin başı telefona eğilmiş durumda. Aynı masada oturan insanlar bile birbirine değil, ekranlara bakıyor.
Teknoloji elbette hayatın bir gerçeği. Haber alıyoruz, iletişim kuruyoruz, işlerimizi hallediyoruz. Ancak özellikle gençler arasında telefon artık ihtiyaç olmaktan çıktı, adeta bağımlılığa dönüştü. Sabah gözünü açar açmaz telefona sarılan, gece uyuyana kadar ekran kaydıran bir nesil oluştu.
Otobüste, kafede, okul çıkışında dikkat edin; kimse kimseyle konuşmuyor. Kulaklık takılmış, gözler telefonda…Eskiden büyüklerin yanında oturulurken edeple davranılır, sohbet edilirdi. Şimdi aile sofralarında bile sessizlik hakim. Herkes başka bir dünyada yaşıyor.
En acısı da gençlerin zamanı tüketmesi. Saatlerce sosyal medya videoları izleniyor ama iki sayfa kitap okunmuyor. Bir fotoğraf için onlarca poz veriliyor ama gerçek anların kıymeti bilinmiyor. Sanal dünyada binlerce “arkadaş” var ama dertleşecek gerçek dost sayısı azalıyor.
Anne ve babaların da burada büyük sorumluluğu var. Çocuğun eline telefon verip susturmak çözüm değil. Çünkü telefon bazen sadece vakit değil, gençliğin dikkatini, sabrını ve sosyal hayatını da çalıyor. Bizim dönemimizde arkadaşlık yüz yüze kurulurdu. Bir büyüğün sözü dinlenir, komşunun kapısı çalınırdı. Şimdi mesaj var ama muhabbet yok. Paylaşım var ama samimiyet eksik.
Teknolojiyi kullanmak başka, ona teslim olmak başka şeydir. Gençlik ekran ışığında değil, hayatın içinde büyümeli. Çünkü gerçek hayat, telefon ekranına sığmayacak kadar değerlidir.