Önce Gaziantep’te bir haber düştü…
Bir psikolog, hayatına son verdi.
Sessizdi.
Gürültüsü yoktu.
Kısa sürdü, geçti.
Çok geçmeden bu kez Hatay’dan bir haber geldi.
Bir psikolog, kendi çalışma alanında saldırıya uğradı.
Bu kez daha görünürdü.
Daha sarsıcıydı.
Ama aslında ikisi de aynı soruyu bırakıyordu geride:
Biz neyi görmüyoruz?
Takvim yaklaşıyor…
10 Mayıs.
Psikologlar Günü.
Peki biz neyi kutlayacağız?
İnsanların en ağır yüklerini taşıyan bir mesleği mi?
Yoksa o yükün altında yavaş yavaş ezilen insanları mı?
Bir psikolog düşünün…
Gün boyunca dinliyor.
Travmaları, kayıpları, öfkeyi, umutsuzluğu…
Ama akşam olduğunda…
Onu kim dinliyor?
Bir terapi odasında iki kişi vardır.
Biri anlatır.
Diğeri tutar.
Ama o “tutan” ne kadar tutulur?
Gaziantep’teki sessizlikle başlayan,
Hatay’daki şiddetle görünür olan bir tablo bu.
Biri içe çöker.
Diğeri dışa taşar.
Ama ikisinin de kökü aynı yere dokunur:
Yorgunluk.
Yük.
Ve giderek artan bir yalnızlık.
Biz artık sadece konuşan bir toplumuz.
Herkes anlatıyor.
Ama kimse gerçekten dinlenmiyor.
Belki de en büyük sorun bu.
10 Mayıs geliyor.
Birkaç iyi dilek, birkaç sembolik cümle…
Ama asıl soru hâlâ ortada:
Biz, bizi ayakta tutmaya çalışan insanların ne kadar ayakta kalabildiğini gerçekten görüyor muyuz?
Yoksa…
Onlar ya sessizce çekildiğinde,
ya da bir gün bir saldırının ortasında kaldığında mı fark edeceğiz?