Bugünlerde ne zaman bir mağazanın önünden geçsek ya da bir parfüme niyetlensek hepimizin aklında aynı soru dönüyor: "Ben şu an tam olarak neye para veriyorum?"

Cüzdanların biraz daha sıkı tutulduğu, hepimizin tüketici olarak çok daha sorgulayıcı olduğu bir dönemden geçiyoruz. Tüketici alışkanlıkları radikal bir biçimde değişiyor. Artık o parlak ekranlarda milyonlarca liralık sözleşmelerle boy gösteren starları, Hollywood yıldızlarının oynatıldığı o devasa reklam campaigns’lerini gördüğümüzde kimsenin gözü boyanmıyor.

Çünkü uyanan tüketici gerçeğin farkında: O ünlülere ödenen milyonların, o şatolu reklam filmlerinin ve pazarlama illüzyonlarının faturası en nihayetinde kendi cebinden çıkıyor! Şişenin kapağını açtığımızda, o ünlü isimlerin kaşesini de satın aldığımızı artık çok iyi biliyoruz.

Ama gelin, aramızda kalsın deyip işin en büyük "açık sırrını" da dökelim masaya...

Sizin o yabancı logoları için deste deste para ödediğiniz, lüks mağaza vitrinlerinde süzülen o "ithal" parfümlerin önemli bir kısmı nerede üretiliyor biliyor musunuz? Tam olarak bu topraklarda! Kalan kısmı ise Çin’de, Malezya’da, ucuz iş gücünün olduğu uzak coğrafyalarda...

Yani aslında yıllardır bize "Paris’ten, Milano’dan süzülen lüks" diye satılan şey; kendi insanımızın emeğiyle üretilip, üzerine yabancı bir etiket basılarak 10 katı fiyatla yine bize satılan koca bir algı oyunundan ibaret.

Peki, bu ezberi kim bozacak?

Bugün koku dünyasında herkesin dilinde bir terim var: "Niche (Niş) Koku". Fabrikasyon üretimin aksine; kitlelere değil kişiye özel, kendi özgün kreasyonlarını yapan sanatsal parfümleri anlatır bu kavram.

Peki, bu kavram nasıl doğdu biliyor musunuz?

Koku dünyasına en kalıcı, en doğru ismi kazandıran değerli iş insanı Fehmi Okuyucu, bu kavramı ilk kez zikredip masaya koyduğunda ben de tam o masadaydım. O tarihi anın, bir sektörün kaderini değiştiren o kelimenin ilk kez dile getirildiği günün canlı şahidiyim.

Fehmi Bey sadece bu kavrama yön vermekle kalmadı; birlikte imza attığımız "Kokunun Serüveni" belgeselimizde de arkamızdaki asıl görünmez kahraman, o büyük vizyonun mimarı oldu. Birlikte çıktığımız bu yolda amacımız; Batı’nın kendi tekelinde sandığı koku kültürünün asıl beşiğinin Mezopotamya, yani tam da bastığımız bu topraklar olduğunu dünyaya anlatmaktı.

Peki, Kendi Toprağının Eserine Sahip Çıktığında Ne mi Olur?

Elin yabancısının ucuz iş gücüyle üretip, ambalajla göz boyayarak servis ettiği pazarlama masallarına servet akıtmak yerine kendi insanının emeğine yöneldiğinde; yalnızca bir şişe koku satın almış olmazsın. O şişede bir milletin hafızasını, bir vatanın geleceğini tutarsın.

Çünkü bu topraklarda yerli olana, bizden olana el uzattığında; Bir ananın dualarla büyüttüğü evladına iş kapısı açarsın, bir gencin alnının terine aş olursun, rızık olursun. Bir fabrikanın bacasından tüten dumanı, bir evin mutfağında kaynayan tencerenin sesini çoğaltırsın.

Sermayemizi elin memleketine hediye etmek yerine; kendi laboratuvarlarımıza can suyu, kendi insanımızın aklına bereket olursun. Bu toprakların çilekeş ama cefakar üretimine sahip çıkmak; kuru bir alışveriş değil, büyüyen bir Türkiye’nin omurgasına omuz vermektir, milli bir duruştur!

Şairin de dediği gibi:

"Her şeyin bir kokusu vardır;

Ahşabın, yalnızlığın, hatta zamanın...

Bir insan bir yere gittiğinde,

Oraya kendi kokusundan bir parça bırakır."

Biz kokunun gerçek beşiği olan bu topraklardan yola çıktık; hikayemizi, kültürümüzü ve ruhumuzu tüm dünyaya taşıdık. Şimdi sıra; yabancının algı oyunlarına değil, kendi insanımızın aklına, üretim gücüne ve bıraktığı o samimi ize sahip çıkmakta.