Çocukluk yıllarımıza doğru bir yolculuğa çıkalım mı? Ah, ne güzeldi o yıllar. Ne kredi kartı borcunu nasıl ödeyeceğim derdi vardı…

Ne “Eyvah, yine aybaşı geldi! Bu kira derdi beni canımdan bezdirdi,” demeniz gerekirdi…

Ne çocuklara her gün harçlık verme derdi, ne hanıma Pazar alışverişi için fon ayırma kaygısı, ne taksitler…

Ne elektrik faturası, ne su faturası, ne doğalgaz faturası, ne telefon, ne internet ne ne ne…

Bütün bunları unutup bir saatliğine olsun çocukluğunuza dönmek istemez misiniz? Ebette istersiniz. O güzel saati yakalayabileceğiniz gün uzaklarda değil.

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, Kızkulesi Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin ilk ve tek Oyuncak Müzesinin kurucusu, Şair Sunay Akın’ın katkılarıyla kentimizde bir çocuk oyuncakları müzesi kuracakmış.

Oyuncak müzesi dedim de, keşke çocukluğumuzda oynadığımız oyuncaklarımızı saklamayı başarabilseydik. O zaman oyuncak müzemize bizim de mütevazı bir katkımız olurdu.

Şimdki çocuklar kadar şanslı değildik biz o zamanlar. “Gag” deyince süt, “gug” deyince yumurta, peynir, sucuk önümüzde olmazdı.

Ne bilgisayarımız vardı, ne internetimiz, bisikletimiz bile yoktu. Ama mutsuz da değildik. Kendi oyuncaklarımızı kendimiz yaratırdık.

Kar yağıp yerler buz tuttu mu kaydırağımız bir tahta parçası olurdu. Bisiklet yerine kendi yapımımız uyduruk tekerlekli çekme arabamız olurdu.

Bunlardan biri de arazöz aracımızdı. Arazözümüzü kendimiz yapardık; onunla kapılarımızın önünü, sokağımızı sulardık.

Öyle çetrefilli bir iş değildi arazöz aracı yapmak. Akşam babalarımızın kafayı bulduğu 35’lik rakı şişesi tankerimiz olurdu. Şişe tankerimizin dibine deldiğimiz bir delik, hortum görevini görürdü.

Bir şişeye delik açmayı ancak bizim çocuk zekâmız başarırdı. Gramofon iğneleriydi bu işin ilacı. Uzun emek gerekirdi deliği açmak için ama azmin elinden ne kurtulur?

Sorunda başarırdık. Şişemize su doldurur, şişenin ağzına üfleyip tazyik vererek suyu istediğimiz yere fışkırtırdık.

Gerçi ertesi gün babamız: “Ne oluyor bu gramofon iğnelerine! Ne çabuk bitiyorlar! Sanki biri yiyor iğneleri!” diyerek bize imalı imalı bakardı ama biz bunu umursamazdık bile.

İşin içinde bizim parmağımızın olduğunu anlaması, kendisinin de çocukluğunda şişeden arazöz yaptığını göstermez miydi?

Kendi yaptığımız oyuncaklarımızdan biri de tintiniydi. Tintini yapmak çok kolaydı. Evde bir parçacık portakal kabuğu olması yeterliydi. Bu portakal kabuğunu 25 kuruşluk büyüklüğünde keserdik. Ortasına bir kibrit çöpü geçirirdik.

Çöpün üst ucunu baş parmağımız ile işaret parmağımız arasına alıp kıvırınca tintinimiz “tin tin tin” dönmeye başlardı. Bu uyduruk oyuncağımız ne kadar uzun süre dönerse, kendimizi o kadar başarılı sayardık.

Bizim çocukluğumuzda misket yoktu. Çıktığında atık çocuk değildik. Adına da bilye diyorlardı zaten. Biz sadece gülleyi tanıdık. Onu da kendimiz yapardık. Gülle yapmak için en iyi malzeme mermerdir.

Mermeri çekiç gibi bir şeyle döve döve yuvarlaklaştırırdık. Mermerimiz iyice yuvarlaklaştığında onu yağlı bir beze sarardık. Böylece güllemizin hem daha sağlam olacağına inanırdık hem de onun parlak bir görünüm almasını sağlardık.

İşi bitirdiğimizde eserimize övünçle bakardık. Aslında övünçle baktığımız eserimiz değil, kendimizdik.

Gaziantep Çocuk müzesinin açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Acaba elinde çocukluğundan oyuncak kalan arkadaşlarımız var mı? Bunları müzeye bağışlayacaklar mı?

Doğrusu ben en azından oturup o oyuncakların benzerlerini yaparak katkıda bulunmak isterdim Oyuncak Müzemize.