Dün akşam haberleri izlerken içim sıkıştı. Yine aynı senaryo… Bu kez bir parkta, henüz 17 yaşında bir genç, yaşıtı başka bir gence pompalı tüfekle saldırıyor. Gerekçe: “husumet.”

Şimdi durup sormak gerekiyor: 17 yaşındaki bir insanın ne tür bir husumeti olabilir ki, eline silah alıp bir başkasının hayatına kastedecek noktaya gelir?

Biz neyi kaçırıyoruz?

Gençlik dediğimiz dönem; umut demek, hayal demek, gelecek demek. Ama bugün geldiğimiz noktada gençlik, öfkenin en kontrolsüz yaşandığı, şiddetin en kolay başvurulan çözüm haline geldiği bir döneme dönüşüyor. Sokakta büyüyen gerilim, sosyal medyada körüklenen nefret ve aile içinde konuşulamayan sorunlar… Hepsi birikip bir gün bir parkta patlıyor.

Sonra ne oluyor?

Fail 18 yaşından küçük diye “çocuk” sayılıyor. Evet, hukuk böyle söylüyor. Ama toplumun vicdanı aynı şeyi söylemiyor. Çünkü ortada bir anlık hata değil, çoğu zaman planlı bir saldırı var. Bir insanı öldürmeye niyet etmek, sadece yaşla açıklanabilecek bir durum mu?

Kimse yanlış anlamasın. Elbette çocukları korumak zorundayız. Onları kazanmak, topluma yeniden kazandırmak hepimizin sorumluluğu. Ama bir o kadar önemli bir başka gerçek daha var: Adalet duygusu.

Eğer toplum, işlenen suç ile verilen karşılık arasında bir denge göremezse, o zaman güven duygusu sarsılır. “Nasıl olsa çocuk” algısı, hem caydırıcılığı azaltır hem de yeni suçların önünü açar.

Aslında mesele sadece bir olay değil. Bu, uzun zamandır biriken bir sorunun dışa vurumu. Aile içinde iletişimin zayıflaması, okullarda rehberlik eksikliği, gençlerin kendini ifade edecek sağlıklı alanlar bulamaması… Ve belki de en önemlisi, şiddetin giderek normalleşmesi.

Peki çözüm ne?

Belki de önce şu gerçeği kabul etmeliyiz: Bu çocuklar bir günde bu hale gelmedi. Görmezden geldiğimiz her küçük sinyal, duymazdan geldiğimiz her sorun, bugün karşımıza çok daha ağır sonuçlarla çıkıyor.

Yerel yönetimlerden okullara, ailelerden medyaya kadar herkesin sorumluluğu var. Gençleri sadece suç işlediklerinde konuşmak yerine, o noktaya gelmeden önce anlamaya çalışmak zorundayız.

Çünkü kaybettiğimiz her genç, aslında geleceğimizden eksilen bir parça.

Ve en acısı şu: Biz hâlâ “neden?” diye sormaya devam ediyoruz.