Düşün
Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.
Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu.
Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan yaşlı anneye sıkılarak, “Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” dedim.
Yaşlı anne “Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz.” dedi.
Merak ettim, tekrar sordum “Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?”
Yaşlı anne “Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.” dedi.
Uzaklarda, karanlığın kuytularında bir yerde, oraların yabancısı birine “ışığı yanan ev” olmak, ne muhteşem bir şeydir!
Karanlığı, yabancılığı, üşümüşlüğü çözüveren sıcak bir yuva; gidebileceği bir yeri olmayana çalacak bir kapı; yorgun bir bedene serilmiş bir yatak;aç bir mideye hazırlanmış bir sofra olmak ne iyileştiricidir!
Yolcuya, yabancıya, düşküne, kimsesize, yetime, kırık kalplere yer açmak, “hiçbir yer” olan ara bir durakta onlara “bir yer” olmak, yersiz ve yurtsuz kaldıkları için hiçbir yere gidemeyenlere dönebilecekleri bir “adres” olmak ne çok makbule geçer!
Üşümüş bir kediyi evin içine almak, aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakmak, yaralı bir kuşun yarasına inceden bir merhem sürmek, hayatın dokunup geçerken acıttığı bir insan kalbinde esastan bir sabır estirmek, hayatı yaşanır kılan ne diri bir güzelliktir!
Konya Ovası’nda, son trenden inen yabancılar için “ışığı yanan ev“ler yerinde hâlâ duruyor mudur?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı?
Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı?
Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler?
Yoksa o güzel insanlar güzel atlara binip gittiler mi?
Profesör Saffet Solak’tan bir anı…
///
H
YAĞMUR KAÇAĞI
elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni
geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni
Attila İLHAN
////
Gülümse
Valla Keseyrum
Köyün delisi minarenin tepesine çıkmış. Tüm millet bir araya gelse de bunu aşağıya indirememişler.
─ Sana iyi bir yemek yaparız…
─ Olmaz diye baş sallamış deli.
─ Seni gezmeye götürürüz. Hadi in aşağı!
─ Olmaz!
─ Sana tatlılar yaparız!
─ Olmaz…
Bakmışlar olacak gibi değil, içlerinden biri;
─ Delinin halinden deli ve dilinden de o anlar, demiş. Şu yan köyün de bir delisi var. Gidip hele onu getirelim.
Dedikleri gibi olmuş. Varıp diğer köyün delisini getirmişler ve minaredekini göstermişler. Ne yap et, onu aşağı indir demişler.
Komşu deli şöyle bir yukarı bakmış ve;
─ Ömer, diye bağırmış. Tepede ki kendine bakınca, Tanıdın mı beni? diye sormuş.
Onun “tanımadım” dediğini duyunca cebinden ufak bir çakı çıkarıp bunu ona göstermiş.
─ Ula görimisen bunu?
─ Hıhı…
─ Nedir bu elimdeki?
─ Bıçak.
─ İneceksen in aşağı yoksa minareyi keseyrum!
─ Tamam, tamam. Kesme sakın… Hemen iniyorum…
////
Kulağına küpe olsun
Dostluk, dostunuz haklıyken değil, haksızken onunla birlik olabilmektir.
André Malraux