Türkiye ekonomisinin en önemli gündem maddelerinden biri olan enflasyon konusunda OECD’den gelen son tahminler, önümüzdeki dönemde fiyat istikrarının sağlanmasının sanıldığı kadar kolay olmayacağını gösteriyor. OECD, 23 Eylül 2026 tarihli ara ekonomik görünümünde Türkiye’nin enflasyon beklentilerini önemli ölçüde yukarı çekti. Buna göre 2026 yılı için daha önce yüzde 28,4 olarak öngörülen enflasyon yüzde 31,5’e, 2027 yılı için yüzde 18,3 olan tahmin ise yüzde 24,7’ye yükseltildi.
Bu rakamlar yalnızca bir tahmin değişikliği olarak görülmemeli. Çünkü enflasyonla mücadelede beklentiler büyük önem taşıyor. Vatandaş gelecekte fiyatların ne kadar artacağını düşünüyorsa harcama kararlarını buna göre veriyor. İşletmeler maliyetlerini ve satış fiyatlarını buna göre belirliyor. Çalışanlar ücret taleplerini enflasyon beklentisine göre şekillendiriyor. Dolayısıyla yüksek enflasyon beklentisi, bir süre sonra kendi kendini besleyen bir mekanizmaya dönüşebiliyor.
OECD’nin tahminindeki değişikliğin arkasında yalnızca Türkiye’ye özgü gelişmeler bulunmuyor. Küresel ekonomide enerji fiyatları ve jeopolitik riskler yeniden öne çıkmış durumda. OECD, 23 Eylül tarihli küresel görünümünde enerji arz şokunun enflasyonist baskıları artırdığını, G20 enflasyonunun 2026’da yüzde 4,1, 2027’de ise yüzde 3,6 olmasının beklendiğini açıkladı.
Türkiye açısından enerji fiyatları özellikle önemli. Çünkü Türkiye enerji ve gübre konusunda dışa bağımlı bir ekonomi. Petrol ve doğalgaz fiyatlarında meydana gelebilecek yükseliş, sadece akaryakıt fiyatlarını değil, ulaştırmadan üretime, tarımdan gıdaya kadar çok geniş bir alanı etkiliyor. OECD’nin Türkiye değerlendirmelerinde de yüksek enerji ve emtia fiyatlarının cari denge ve enflasyon üzerinde baskı oluşturabileceği vurgulanıyor.
Burada dikkat edilmesi gereken ikinci konu ise büyüme-enflasyon ilişkisi. OECD, Türkiye’nin 2026 büyüme tahminini yüzde 3,1’den yüzde 2,7’ye düşürdü. 2027 büyüme tahmini de yüzde 3,8’den yüzde 3,6’ya indirildi. Yani OECD, daha yüksek enflasyonla birlikte daha düşük büyüme bekliyor.
Ekonominin en zor tarafı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Enflasyonu düşürmek için sıkı para ve maliye politikaları uygulanırken iç talep yavaşlayabiliyor. Talebin yavaşlaması enflasyon baskısını azaltabilir ancak aynı zamanda işletmelerin satışlarını, yatırımları ve istihdamı etkileyebilir. Bu nedenle enflasyonla mücadele yalnızca faiz oranlarından ibaret değildir. Maliye politikası, ücret politikası, üretim kapasitesi, enerji maliyetleri, döviz kuru ve beklentiler birlikte değerlendirilmelidir.
OECD’nin daha önceki Haziran değerlendirmesinde de Türkiye için temel önceliğin dezenflasyon olduğu belirtilmişti. Kurum, enflasyonda yeterli ilerleme sağlanamaması halinde para politikasının yeniden sıkılaştırılmasının gündeme gelebileceğini ifade etmişti. Aynı raporda maliye politikasının para politikasını desteklemesi gerektiği de vurgulanmıştı.
Vatandaş açısından bakıldığında OECD’nin yüzde 31,5’lik 2026 tahmini, günlük hayatın neden hâlâ pahalı hissedildiğini anlamak açısından önemli. Enflasyon oranının düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Fiyatlar artmaya devam ederken sadece artış hızının yavaşlaması söz konusu oluyor. Bu nedenle özellikle dar ve sabit gelirli kesimlerde satın alma gücünün yeniden toparlanması zaman alıyor.
İş dünyası açısından da tablo dikkatle takip edilmeli. Yüksek enflasyon; hammadde maliyetleri, ücretler, finansman giderleri ve işletme sermayesi ihtiyacını artırıyor. Özellikle KOBİ’ler açısından yüksek faiz ve yüksek maliyetlerin aynı anda yaşanması önemli bir finansman baskısı yaratabiliyor.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, OECD’nin tahmininin mutlaka gerçekleşeceği değildir. Ekonomik tahminler; enerji fiyatları, döviz kuru, küresel büyüme, iç talep, para politikası ve jeopolitik gelişmelerdeki değişikliklere bağlı olarak sürekli güncellenebilir. Nitekim OECD’nin birkaç ay önceki tahmini ile bugünkü tahmini arasındaki fark da bunu açıkça gösteriyor.
Asıl mesele, enflasyonun kalıcı biçimde aşağı çekilebilmesi. Bunun için para politikasının güvenilirliği kadar mali disiplin, üretim kapasitesinin artırılması, enerji bağımlılığının azaltılması, verimlilik artışı ve beklentilerin iyileştirilmesi gerekiyor.
Türkiye ekonomisi açısından önümüzdeki dönemin en önemli sınavı sadece enflasyon oranını düşürmek değil, bunu ekonomik büyümeyi ve istihdamı mümkün olduğunca koruyarak başarabilmek olacak. OECD’nin son tahminleri bize bu sürecin daha uzun ve daha zorlu olabileceğini hatırlatıyor.
Sonuçta enflasyonla mücadelede takvim kadar güven de önem taşıyor. Vatandaşın, işletmenin ve yatırımcının geleceğe ilişkin beklentileri iyileşmeden fiyatlama davranışlarının kalıcı biçimde değişmesi kolay değil. Bu nedenle önümüzdeki dönemde açıklanacak her enflasyon verisi kadar, ekonomi politikalarına duyulan güven de Türkiye ekonomisinin yönünü belirleyen temel unsurlardan biri olacak.