Türk Hava Yolları’nın Boeing ile yaptığı yeni uçak anlaşması, yalnızca bir uçak satın alma işlemi olarak değerlendirilmemeli. Bana göre bu anlaşma, Türkiye’nin havacılık sektöründeki büyüme iddiasının, İstanbul’un küresel havacılık merkezi olma hedefinin ve THY’nin önümüzdeki yıllarda izleyeceği filo politikasının önemli göstergelerinden biridir.

THY, Boeing ile 150 adede kadar 737 MAX uçağını kapsayan anlaşmayı 23 Eylül 2026 tarihinde kesinleştirdi. Anlaşmaya göre 100 adet Boeing 737-8 için kesin sipariş verilirken, 50 uçak için de opsiyon hakkı bulunuyor. Ayrıca THY’nin ihtiyaçlarına göre siparişin 737-10 modeline dönüştürülebilmesine olanak sağlanıyor. Bu, şirket açısından önemli bir esneklik anlamına geliyor.

Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta, THY’nin artık yalnızca mevcut uçuş ağını sürdürmek için değil, büyüyen küresel yolcu trafiğinden daha fazla pay almak amacıyla filo yatırımlarını artırmasıdır.

THY ve AJet’in filosunda halihazırda 200’ün üzerinde Boeing uçağı bulunuyor. Bunun yanında şirket, 2025 yılında 75 adet Boeing 787 Dreamliner için de sipariş kararı almıştı. Söz konusu geniş gövdeli uçakların 2029-2034 döneminde teslim edilmesi planlanıyor. Dolayısıyla yeni 737 MAX anlaşmasını, daha önceki geniş gövdeli uçak siparişiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Benim açımdan burada asıl önemli konu, THY’nin uçak sayısını artırmasından çok, bu uçakların nasıl kullanılacağıdır.

Çünkü havacılık sektöründe uçak almak tek başına başarı anlamına gelmez. Uçağın doluluk oranı, yakıt maliyeti, bakım giderleri, personel maliyetleri, finansman maliyeti, uçuş başına gelir ve bilet fiyatları birlikte değerlendirilmelidir. Özellikle Türkiye gibi döviz cinsinden önemli giderleri bulunan bir havacılık sektöründe filo yatırımlarının finansal boyutu son derece önemlidir.

737 MAX uçaklarının burada önemli bir avantajı bulunuyor. THY’nin açıklamasına göre Boeing 737-8, önceki nesil uçaklara kıyasla yakıt tüketimi ve emisyonlarda yaklaşık yüzde 20 oranında azalma sağlayabiliyor. Yakıtın havayolu şirketlerinin en önemli maliyet kalemlerinden biri olduğu düşünüldüğünde, bu oran ciddi bir operasyonel avantaj yaratabilir.

Üstelik petrol fiyatlarının ve jeopolitik risklerin aynı anda gündemde olduğu bir dünyada yakıt verimliliği yalnızca çevre politikası açısından değil, doğrudan şirket kârlılığı açısından da önem taşıyor.

THY’nin büyüme stratejisinde İstanbul’un konumu da ayrı bir yere sahip. İstanbul Havalimanı, Avrupa ile Asya arasında önemli bir bağlantı noktası olma özelliğini güçlendirirken THY de bu merkez üzerinden çok sayıda ülkeye ulaşabiliyor. Daha fazla uçak, daha fazla destinasyon ve daha yüksek uçuş frekansı anlamına geliyor. Ancak burada önemli olan, büyümenin kontrollü yapılmasıdır.

Çünkü havacılık sektöründe kapasiteyi artırmak kolay, bu kapasiteyi sürekli yüksek dolulukla işletmek ise daha zordur.

THY’nin Boeing ile anlaşmasının bir başka boyutu ise Türkiye’nin havacılık sanayisidir. Boeing ile yapılan işbirliğinin yalnızca uçak alımıyla sınırlı kalmaması, Türkiye’deki havacılık ekosisteminin geliştirilmesi açısından önem taşıyor. Taraflar arasında imzalanan stratejik işbirliği kapsamında kabiliyet geliştirme, değer yaratma ve yeni iş fırsatları gibi başlıklar öne çıkıyor.

Burada Türkiye açısından asıl hedef, milyarlarca dolarlık uçak ithalatının yanında mümkün olduğunca yüksek katma değerli üretim ve hizmet kapasitesinin geliştirilmesi olmalıdır.

Türkiye bugün havacılıkta yalnızca uçak kullanan bir ülke değil. TUSAŞ başta olmak üzere çeşitli şirketler küresel havacılık tedarik zincirinde yer alıyor. Boeing ve Airbus gibi üreticilerin Türkiye’den daha fazla parça ve hizmet satın alması, bu sektörün ihracat potansiyelini artırabilir. Nitekim iş dünyasından yapılan değerlendirmelerde de Türkiye’de sertifikalı ve yüksek kapasiteli tedarikçi sayısının artırılması gerektiğine dikkat çekiliyor.

Diğer taraftan Boeing tercihini Airbus ile birlikte değerlendirmek gerekiyor. THY’nin filosunda her iki üreticinin uçakları da bulunuyor. Bu durum bir yandan tedarikçi çeşitliliği sağlarken diğer yandan bakım, yedek parça, pilot eğitimi ve operasyonel planlama açısından farklı maliyetler ortaya çıkarabiliyor. Dolayısıyla filo büyürken standartlaşma ile çeşitlilik arasındaki denge de önem kazanıyor.

Bir başka önemli konu ise finansman. Uçak yatırımları yüksek tutarlı ve uzun vadeli yatırımlardır. Döviz gelirleri bulunan THY açısından döviz bazlı finansman belirli avantajlar sağlayabilir. Ancak küresel faizlerin, yakıt fiyatlarının ve döviz piyasalarının seyri yatırımın gerçek maliyetini doğrudan etkileyebilir.

Sonuç olarak THY’nin Boeing’den 150 adede kadar 737 MAX siparişi, Türkiye’nin havacılık sektöründeki büyüme hikâyesinin yeni bir halkasıdır. Fakat bundan sonraki aşamada sadece “kaç uçak alındı?” sorusuna değil, “bu uçaklar ne kadar verimli kullanılacak, hangi hatlarda değerlendirilecek, Türkiye’ye ne kadar katma değer sağlayacak?” sorularına odaklanmamız gerekiyor.

Benim görüşüme göre havacılıkta asıl başarı uçak sayısını artırmak değil, artan uçak kapasitesini sürdürülebilir gelire, daha düşük maliyete, daha fazla transit yolcuya ve Türkiye’de daha güçlü bir havacılık sanayisine dönüştürebilmektir.

THY’nin önündeki dönem bu açıdan yalnızca bir filo büyütme dönemi değil, aynı zamanda Türkiye’nin küresel havacılık ekonomisindeki konumunu güçlendirme dönemi olacaktır.