İnsan ölmeden önce ne hissetmek ister?
Büyük başarılar mı? Çok para mı? Dünyanın en güzel şehirlerinden birinde gün batımını izlemek mi? Herkesin hayalini kurduğu o kusursuz hayatı yaşamak mı?
Benim cevabım daha basit.
Biri beni, ben gibi sevsin isterim.
Olduğum kişiyi değiştirmeye çalışmadan. Daha az konuştuğumda “neden böylesin?” diye sormadan, çok konuştuğumda yorulmadan. Kırılgan taraflarımı bir zayıflık olarak görmeden. Bazen kendimi anlatmak için kelimeleri bulamadığımda, suskunluğumu bile anlamaya çalışarak.
Beni en iyi hâlim için değil, en gerçek hâlim için sevsin.
Çünkü insanın sevilmesi kolaydır biraz da. Güzelken, başarılıyken, neşeliyken, kendinden emin görünürken… İnsanlar çoğu zaman ışığımıza yaklaşır. Asıl mesele, ışığımız söndüğünde yanımızda kalabilmektir.
Ben birinin hayatındaki “en iyi versiyon” olmak istemiyorum. Birinin yanında kendim olabilmek istiyorum. Saçım dağınıkken, hayatım yolunda değilken, bazen gereğinden fazla düşündüğümde, aynı şeyi üçüncü kez anlattığımda, bir şeye gereksiz yere alındığımda, korktuğumda, kıskandığımda, sustuğumda… Yine de sevileyim.
Beni düzeltilecek bir proje gibi görmesin. “Şöyle olsan daha güzel olurdun.” “Böyle düşünmesen daha kolay olurdu.” “Biraz değişsen aslında çok iyi anlaşırız.”
Belki de aşkın en yorucu hâli budur: Sevildiğini sanarken, aslında sürekli kendini sevdirmeye çalışmak. Birinin sevgisini kaybetmemek için kendi sesini kısmak. Kendi sınırlarından vazgeçmek. Daha az hassas, daha az konuşkan, daha az özgür, daha az “sen” olmak. Sonra bir gün aynaya bakıp şunu fark etmek: Ben ne zaman bu kadar kendimden uzaklaştım? O yüzden ben bir gün, biri beni ben gibi sevmiş olsun istiyorum. Beni sahiplenmeden. Beni şekillendirmeden. Bana kendimden vazgeçmem gerektiğini hissettirmeden. Yanımda olsun ama üzerime kapanmasın. Beni özgür bıraksın ama yalnız bırakmasın. Beni tanısın. Gerçekten tanısın.
Neyi neden yaptığımı, hangi cümlenin canımı acıttığını, hangi sessizliğimin aslında “kal” demek olduğunu bilsin. Belki de insanın hayattaki en büyük arzularından biri budur: Birinin yanında kendini kanıtlamak zorunda kalmamak. “Beni olduğum hâlimle seviyor musun?” diye içinden sormamak. Her tartışmada terk edilme korkusuyla konuşmamak. Her suskunlukta “Acaba benden uzaklaşıyor mu?” diye düşünmemek.
Sevginin bir sınav olmadığı bir ilişki yaşamak. Çünkü ben artık birinin beni seçmesini değil, beni tanıdıktan sonra da seçmeye devam etmesini istiyorum. Eksiklerimi gördükten sonra. Korkularımı öğrendikten sonra. Geçmişimi duyduktan sonra.
Bazen zor biri olduğumu anladıktan sonra. Ve belki en önemlisi, benim de onu kusursuz bulmadığımı bilerek. Çünkü gerçek sevgi biraz da budur.
Birbirimizi kusursuz zannettiğimiz için değil, kusurlarımızı gördüğümüz hâlde birbirimizin yanında kalmayı seçtiğimiz için.
Ölmeden önce hissetmek istediğim şey, dünyanın beni sevmesi değil.
Bir kişinin bana bakıp, bütün eksiklerime rağmen değil, bütün benliğimle birlikte “Sen, olduğun hâlinle sevil.’’ Demesi…