“Siz hiç züngül yediniz mi?” diye size sorsam vereceğiniz yanıt herhalde “Züngül de ne?” olacaktır.
Şöyle çocukluk yıllarına doğru uzanalım. Yaşı 40’tan fazla olanlar anımsayabilir. Tandır olurdu eskiden evlerimizde. Kısa boylu bir masa düşünün…
Bu masanın içine kül dolu bir mangala iyice korlaşıp karbonu yok olmuş ateş konurdu. Masanın üstüne de bir yorgan. Sokuluşurdunuz uşak-devşek, genç ihtiyar tandırın içine.
Kare şeklindeki Tandırın dört geçesine birer kişi otururdu. Ama çocuksanız ikişer ikişer de otururdunuz. Sonra getirsin anacığınız Gaziantepçesi “amadan” olan tepsinin içinde tatlı sucuğu, tarhanayı, kuru üzümü, muskayı, bastığı…
Yer misin yemez misin?
Bastık, şire zamanlarında sucukluk, pekmezlik şireden artan kazan dibinin koca çarşaflara yayılmasıyla elde edilirdi.
Bastığın incesi makbuldür. Kâr-saabı anacıklar bunun kağıt gibi ince olanını yapabilirdi. Güneşte kurutulduktan sonra arkası ıslatılan çarşaftan yüzülerek ayrılan bastık, birbirine yapışmasın diye nişeye bulanarak el büyüklüğünde kat kat katlanır, Kışın yenmek üzere saklanırdı.
Ben nişe dadım ama onun Gaziantepçe olmayan bir adı da olmalıydı. “Bugday özü” diye yazarak internette sözlüğe baktım, karşıma “ruşeym” diye bir sözcük çıktı. Doğrusu hiç duymamıştım. Bunu da öğrendik.
Muska, bastığın iyice kurumadan üçgen biçiminde sarılanıdır. İçi boş bırakılmaz elbette. Ceviz içinin iyice ufaltılmışlarına biraz da toz şeker katılarak doldurulup sarılır. Nerdeyse bir tür tatlı içli köfte diyeceğim
Kış şirelerinin kıralıydı muska..
Yeni nesil ne yazık ki bu tatlardan mahrum. Tadını bırakın, adını bile bilmez.
***
Laf lafı açtı, züngülü unuttuk. Şimdi sıra onun olsun:
Ancacıklar, bastıklardan bir miktarını avuç içi büyüklüğünde kesip bir yana koyar. Bunları bir kapta hazırlanan cıvık hamura batırır, sonra da tavadaki yağda kızartarak yenecek duruma getirir.
Züngül’ün adını-tadını ben de unutmuştum nerdeyse, 20’li yaşlarımda. Öğretmen olarak atandığım Oğuzeli’nin Gebe köyünde karşıma bunun amcası kızı çıkıverdi. Adı da bir acayipti: Şıllık…
Bekâr adamsan sana bakar köylün. Siz isteseniz de istemeseniz de her evden bir tepsi yemek gelecektir her akşam. İlk gün gelen yemeğin yanında hiç tanımadığım bir tatlı vardı.
İkramcı Emmiye:
“Bu nedir?” diye sordum.
Mahcup:
“Şıllık…” deyiverdi. Neden şıllık?.. Artık orasını kurcalamadım.
Yemekten sonra yedim şıllığı. Tadı damağımdan gitmedi. Ne güzel tatlıydı bu böyle! Sacda tereyağıyla yoğrulmuş hamurdan açma yapıyor köylü anacıklar.
Bunu kibar kibar lokma büyüklüğünde doğruyor. Tepsiye diziyor. Üstüne de şeker ya da pekmez döküyor. Eh, gel de dilini şaklata şaklata yeme.
Şıllığı sevdiğimi anladılar ya, canım köylülerim her akşam yemeğin yanında bu tatlıyı eksik etmediler.
Benim anacığımın züngülü de onu yapan nurlu eller de rahmete karıştı ama sanırım hala yaşamaktadır Şıllık.
***
Bir de fukara kadayıfı var. Onu da Oğuzelili bir arkadaşımızın evinde Ankara’da tattık. Cemil Tekin arkadaşım ailece yemeğe davet etmişti bizi. Yemeği yerken bize sıkı sıkıya tembih etti:
“Aman, midenizde fukara kadayıfına da yer ayırın ha!
Yemek yendi. Sıra fukara kadayıfına geldi.
Yenge hanım yere bir sofra açtı. Sonra da koca bir tabak dolusu, mis gibi yıkanmış havuç getirdi.
Cemil kardeşimiz, elini bir güzel sabunladı. Bunu görelim de ellerinin temiz olup olmadığını düşünmeyelim diye, havluyla yanımızda kurulandı.
Havuçları erinmeden tek tek rendeledi. Koca bir tepsiye yığdı.
Rendelenmiş havucun üzerine bir dolu iyice ezilmiş ceviz içi döküldü.
Bunun d üzerine bir miktar toz şeker serpildi.
“Buyurun fukara kadayıfına…” dedi tatlı tatlı gülerek Cemil Tekin.
Avrat uşak çatallarla saldırdık. Yahu, meğer ne kadar lezzetli bir tatlı oluşurmuş bu çeviz içi, havuç rendesi, tozşeker karaşımından!..
Adı “fukara kadayıfı”ydı ama kendisi pek de öyle fukaraların yiyebileceği kadar ucuz bir tatlı değildi doğrusu. Ama tadına doyum olmuyordu neme gerek.
***
Bugün hep şekerden tatlıdan gittik. Doktorumuz duymasın. Sağlıkla kalın, tatlı yiyin, tatlı konuşun.