“Gizem”li bir yolculuktu, yaz başlarında çıktığımız.
Ne mavinin özgürlüğü,
Ne kahve renginin ölümü
Ne de yeşilin umutları
Hayattan koparmıyordu, hayata bağlamıyordu da…
Doğuştan maviydi gözleri, deniz mavisi, derin suların rengi gözlerine yansımıştı sanki.
Deli dolu uçuk kaçıktı.
Sevecendi, cana yakındı, can yakandı…
Yaktığı canlar şöyle dursun, canı da çok yanmıştı..
İçi başka dışı başkaydı; ne kadar genç görünürse görünsün, kendini yaşlanmış hissediyordu.
Özgür olduğunu sanıyordu, ama denizin mavi sularında gençliğiyle birlikte gitmişti özgürlüğü de…
Mavi umutlarıyla birlikte mavi mavi bakmayı da terk etti “gizem”li yolculuğunda…
Umutlar bitmişti hayallerinden uzaktaydı bilmiyordu. Belki yeniden mavi mavi bakardı ama topraksı bakmak daha kolay geliyordu ona, ölüm başucundaydı çünkü….
Yeşil yeşil bakmak daha yakışacaktı ona, ama korkuyordu yeşil bakmaya…
Kim bilir belki de kaybettiklerini yeniden kazanmak istiyordu.
Mavi bakmalıydı, bakamıyordu. Kahverengi içine işlemişti. Öyle bakıyordu.
Yolları bağlı, kolları dalları kırıktı, selvi boyu da bir işe yaramıyordu. Terse çevirmek için bir şeyleri…
Uğur’a ihtiyacı vardı belki de. Uğurlu gelecek bir Uğur’a…
“Sinem” yandı, kül oldu, kayboldu diyordu ama, yansa da kül de olsa “sinem” hep pırıl-pırıl diyordu Uğur’u…
Sinem, Uğur’u dinlemeli diyordu “Berrak”laştığında, ama “Gizem”ine laf anlatamıyordu bir türlü…
Oysa Uğur’u da yanındaydı artık, bir yeşil bakmayı başarabilse, yolları açılacak dalları yeşerecekti.
Bilmiyordu, anlamıyordu, anlamak istemiyordu belki de…
Şimdi günün ilk ışıklarıyla dününü de yitirdi….
Yeşil bakmanın tam zamanı. Bakabilene..