Beklemek çoğu zaman yanlış anlaşılır. Zayıflık sanılır, çaresizlikle karıştırılır, hatta ‘’kendinden vazgeçmek’’ diye etiketlenir.
Oysa beklemek; eğer bilinçliyse, eğer bir niyete dayanıyorsa, en güçlü duruşlardan biridir.
İnsan bazen acele etmez.
Koşmaz.
Zorlamaz.
Çekiştirmez hayatı.
Sadece izler… Ve içinden geçmesine izin verir.
Çünkü bazı şeyler hemen olmuyorsa, olmuyordur. Ama bu, hiç olmayacağı anlamına gelmez.
Bazen olmamasının tek sebebi, henüz olgunlaşmamış olmasıdır.
Zaman dediğimiz şey; sadece saatleri, günleri, ayları ilerletmez.
Zaman; niyeti sınar.
Sabırsız olanı eler.
Gerçek isteği, geçici hevesten ayırır.
Beklerken insan da değişir.
İstek, beklentiye dönüşmez; beklenti, şart koşmaya evrilmez.
Sadece bir bilgelik çöker kalbin üzerine: ‘’Olacaksa olur. Olmayacaksa da, ben kendimden eksilmem.’’
En kıymetli bekleyişler; sessiz olanlardır. Kimseye anlatılmayan, savunulmayan, ispatlanmayan… İçten içe büyüyen bir sabır gibi.
Ve sonra bir gün fark edersin: Beklediğin şey, aynı kalmamıştır.
Sen de…
Artık ya çok daha anlamlıdır ya da artık hiç gerek kalmamıştır.
İşte o an anlarsın: Beklemek boşa değilmiş.
Sadece zaman, niyeti olgunlaştırıyormuş.
Ve olgunlaşan her niyet, ya doğru kapıyı açar ya da yanlış kapıyı sessizce kapatır.
İkisi de kazançtır.