Fahri hemşehrilik… Yusuf Tekin’e verilen ünvan geçti. Ama kararın kendisi kadar, etrafında dönen tartışma da dikkat çekiciydi. Çünkü mesele bir isimden çok, bir “aidiyet” meselesine dönüştü.

İtiraz yükseldiğinde tartışma bir anda başka bir yere kaydı. Referanslar büyüdü, cümleler sertleşti ve işin içine Mustafa Kemal Atatürk üzerinden kurulan tarihsel hafıza da girdi. Aslında herkes aynı sorunun etrafında dolaşıyordu ama farklı yerlerden bakıyordu: “Bu şehir kimi, hangi ölçüyle sahiplenir?”

Fatma Şahin gerekçeleri anlattı, yatırımları ve katkıları üzerinden bir çerçeve kurdu. Ama meclisteki gerilimi tamamen düşüren bir karşılık oluşmadı. Çünkü bazı sorular teknik gerekçeleri dinlemiyor; daha duygusal, daha hafızaya dayalı ilerliyor.Tam burada Fatma Şahin’in tavrı dikkat çekti. Bir yanda gerekçeleri anlatıyor, bir yanda tansiyonu düşürmeye çalışıyor. Hatta zaman zaman karşısındaki eleştiriyi yumuşatan, neredeyse “gelin bunu büyütmeyelim” diyen bir dil… Ama işte siyaset dediğimiz şey biraz da bu: söylenen kadar, nasıl söylendiği.

Hasan Şencan tarafından ihalelere dair farklı başlıklar üzerinden bazı sorular gündeme taşındı. Burada mesele sert bir suçlama değil, daha çok “bu kadar farklı alan nasıl aynı çerçevede bir araya geliyor?” sorusunun yarattığı algıydı. Ve orada asıl soru teknik değil, psikolojikti aslında: “Bu güç algısı neyi büyütür?”Böyle durumlarda insan ister istemez şunu düşünüyor: Sürekli görünür olan, farklı alanlarda adı geçen bir yapı zamanla sadece ekonomik bir aktör olmaktan çıkar, bir “güç merkezi” algısına dönüşür. Ve bu algı büyüdükçe, toplumun içindeki denge hissi hassaslaşır. Çünkü insanlar çoğu zaman veriye değil, adalet duygusuna bakar.

Yine başka bir noktada Fatma Şahin’in refleksi dikkat çekiyor. Tarım gibi teknik alanlarda “ben her şeyi bilmem, siz bu işin uzmanısınız” diyerek alan açması, farklı siyasi görüşlerden gelen uzmanları ve bürokratları aynı masaya çağırması… Bu, kontrol etme refleksinden çok birlikte üretme denemesi gibi duruyor. Siyasette çok sık görülmeyen bir şey: “Ben bilmediğimi biliyorum” diyebilmek.

Ve bütün bu sert tartışmaların ortasında garip bir sahne daha var.

Mecliste yüzler gergin, cümleler sert, itirazlar yer yer keskin… ama buna rağmen Fatma Şahin’in dışarıya dönük hali değişmiyor. Halkla temas, selam, o kısa gülümseme… sanki içerideki fırtınadan ayrı bir ritim tutuyor gibi.İnsan burada durup şunu düşünüyor: Bu bir rol mü, yoksa gerçekten içselleşmiş bir dayanma biçimi mi?Çünkü bazı insanlar kriz anında sertleşir, bazıları geri çekilir, bazıları ise tam tersine daha çok görünür olur. Fatma Şahin’in mecliste çizdiği profil biraz üçüncüye benziyor: yük artarken temas da artıyor.Belki de en ilginç taraf şu: Bu tabloyu sadece siyaset diye okumak eksik kalıyor. Burada insan ilişkileri var, güç algısı var, aidiyet duygusu var, hatta biraz da psikolojik dayanıklılık var.

Ve insanın aklında en son şu soru kalıyor:
Bir şehir gerçekten kararlarla mı yönetilir… yoksa o kararları veren insanların psikolojisiyle mi şekillenir?