Hayat, bazen bir bahar sabahı kadar umut verici başlar. İçimizde bir çiçek açar; bu çiçek kimi zaman aşktır, kimi zaman güven, kimi zaman yeniden başlayan bir benlik. Ama işte yanıldığımız tam burada başlar: O çiçek açtığında yanımıza ilk geleni, o güzelliği ilk fark edeni yol arkadaşı sanırız. Çünkü insan, kendini gösterene değil, kendini hissettirene çabuk kanar.
Oysa gerçek yol arkadaşlığı, çiçeğin açtığı anla sınanmaz. Asıl sınav, çiçeğin solmaya yüz tutuğu zamanlarda verilir.
Çiçek açtığında herkes yaklaşır; herkes güzel olana, parlayana, kokusuyla büyüleyene hayran olur. Ama o çiçeğin her mevsimde yaşayabilmesi için emek gerekir.
Toprağına dokunmak, güneşini ayarlamak, suyu ölçülü vermek, fırtınalarda onu korumak gerekir. Ve işte tam da bu yüzden:
‘’Çiçek açtığında gelenle değil, çiçeğini yaşatanla yürünür bazı yollar.’’
Çünkü çiçeği açtırmak bir tesadüf olabilir, ama yaşatmak bir karakter meselesidir.
Çünkü çiçeğin güzelliğine kapılmak kolaydır, ama sorumluluğunu üstelenmek cesaret ister.
Çünkü her insan sever ama herkes aynı özenle sevemez.
Bir çiçeği yaşatan insan; seni sahip olduğu için değil, sen olduğun için kıymet bilir.
Seninle övünmek için değil, seninle büyümek için yanındadır.
Kuru yapraklarını bile çöpe atmak yerine avucunda toplar; çünkü seni bütünüyle kabul etmiştir.
Bu yüzden hayat yolunda seçim yaparken bakacağım şey, ilk gelen değil; kalan, emek veren, besleyen, koruyan, güzelliğini değil kökünü gören kişidir.
Çiçek açmak anlık mucize, fakat çiçeği yaşatmak ömürlük bir sadakattir.
Ve ömürlük yollar, ancak o sadakati taşıyanlarla yürünür.