İnsan, en çok da sandıklarıyla yorulur.
Gerçeklerden değil… Gerçek sandıklarından.
Bir bakarsın birine ‘’bizi anlıyor’’ diye inanmışsın, bir bakarsın ‘’bu sefer farklı’’ diye kendini ikna etmişsin. Oysa ne o değişmiştir, ne de senin gördüğün şey gerçektir. Sadece… İnanmak istemişsindir.
Çünkü insan bazen gerçeği değil, ihtiyacı olanı görür.
Bir bakışta anlam yükler, bir suskunlukta derinlik arar, bir yarım cümleden hikâyeler kurar.
Ve sonra... Kendi kurduğu hikâyenin altında kalır.
İşte o an anlar insan: Yorulmasının sebebi yaşadıkları değil, yaşadığını sandıklarıdır.
Bazı insanlar hiç senin sandığın gibi olmadı.
Bazı duygular hiç düşündüğün kadar derin değildi.
Bazı ‘’biz’’ler… Aslında hiç ‘’biz’’ olmadı.
Ama sen… Hepsine bir anlam yükledin. Hepsine bir ihtimal verdin. Hepsini bir yere koydun.
Şimdi o yer doldu.
Artık yeni bir şey sığmıyor içine. Ne huzur, ne netlik, ne de gerçek.
İşte bu yüzden…
Bazen sandıklarını sandığa kaldırmalı insan.
Eski inançları, yanlış tanımları, olmayan ihtimalleri…
Kırmadan değil, kabul ederek. Çünkü bazı şeyleri yok etmek değil, yerine koymak iyileştirir insanı.
Her şeyi ortada bırakırsan dağınık olursun, ama yerine kaldırırsan… Hafiflersin.
Ve belki de ilk kez olanı olduğu gibi görmeye başlarsın.
Çünkü insan en çok, yanlış bildiklerinden özgür kalınca kendine yaklaşır.
Gerçekler acıtmaz… Onları yanlış yere koyan biziz.