İnsan bazen iyiliğin her kapıyı açacağını sanıyor. Sabır gösterince, emek verince, fedakârlık yapınca karşısındakinin değişeceğine inanıyor. Oysa hayatın en acı gerçeklerinden biri şudur: Karakter, çıkarla değil mayayla ilgilidir.

“Yılana bin yıl bal içirmişler, yine de zehir kusmuş” sözü boşuna söylenmemiştir. Çünkü bazı insanlar ne kadar iyilik görürse görsün, içindeki kini, nankörlüğü ve ihaneti değiştiremez. Siz ekmek uzatırsınız, o elinizi ısırır. Siz sırtınızı dönmeden yanında durursunuz, o ilk fırsatta arkanızdan hançer saplar.

Toplum olarak en büyük yanılgılarımızdan biri de herkesi kendimiz gibi sanmamızdır. Vicdanlı insan, karşısındakinde de vicdan arar. Sadık insan, sadakat bekler. Oysa bazı ruhlar vardır; iyiliği zayıflık, merhameti fırsat, fedakârlığı mecburiyet sanır.

Ne verirsen ver, değişmeyen insanlar vardır. Çünkü mesele onlara ne sunduğun değil, onların ne olduğudur. Hain insan, menfaati bittiği anda yüzünü değiştirir. Nankör insan ise dün aldığı iyiliği bugün inkâr eder. Üstelik bunu yaparken utanmaz da. Çünkü karakter eksikliği, insanın en derin yoksulluğudur.

Bugün birçok insanın kırgınlığı da buradan geliyor. İnsanlar yapılan iyiliğin karşılığında ödül beklemiyor aslında. Sadece vefa görmek istiyor. Ama herkes vefayı taşıyabilecek bir kalbe sahip değil.

Bu yüzden artık bazı gerçekleri romantikleştirmeyi bırakmalıyız. Her insan düzelmez. Her kalp yumuşamaz. Her kötülük sevgiyle iyileşmez. Bazen mesafe, merhametten daha doğrudur. Çünkü bazı insanlar değişmez; sadece fırsat kollayarak gerçek yüzlerini saklar.

İyilik yapmak elbette insanın kendi karakteridir. Ama iyiliği hak etmeyen insanı doğru tanımak da hayat tecrübesidir. Çünkü zehir, bal ile tatlanmaz. Sadece bir süre gizlenir.