Son bir yıl içinde iflasların ve konkordato ilanlarının arttığına ilişkin haberler kamuoyunun gündeminden düşmüyor. Bir zamanlar ekonominin güçlü aktörleri olarak görülen, binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük şirketlerin yaşadığı sıkıntılar, ekonomik tablonun yeniden sorgulanmasını gerektiriyor. Tam da bu noktada, ekonominin iyiye gittiğini savunanlara sormak gerekiyor: Madem ekonomi bu kadar iyi, o hâlde neden şirketler birer birer iflas ediyor, neden konkordato ilanları artıyor?
Elbette ekonominin iyi olduğunu söyleyenlerin de kendilerine göre gerekçeleri olabilir. Belki kapanan şirketlerin yerine yenilerinin kurulduğunu, iş dünyasının sürekli değiştiğini ve ekonomik hayatın kendi dinamikleri içinde ilerlediğini anlatacaklar. Hatta kapanan her büyük şirketin yerine çok daha fazla sayıda yeni şirketin kurulduğunu savunacaklar.
Peki, mesele gerçekten bu kadar basit mi?
Yeni şirketlerin kurulması elbette önemlidir. Ancak bir şirketi kurmakla onu üretime geçirmek, istihdam yaratmasını sağlamak ve yıllarca ayakta tutmak aynı şey değildir. Yeni kurulan bir işletmenin ekonomik hayata tam anlamıyla katılması, üretime geçmesi, pazarda yer edinmesi ve istikrarlı bir yapıya kavuşması yıllar alabilir. Buna karşılık, yılların birikimine sahip büyük bir kuruluşun iflas etmesiyle ortaya çıkan kayıplar, yalnızca o şirketin kapısına kilit vurulmasından ibaret değildir.
Asıl mesele, bir şirketin kapanması değil, kapanmanın arkasında bıraktığı ekonomik enkazdır.
Bir fabrikayı, bir üretim tesisini ya da büyük bir ticari işletmeyi yalnızca ticari bir yapı olarak değerlendiremeyiz. O şirketin bünyesinde çalışan yüzlerce, hatta binlerce insan vardır. Evine ekmek götürmek için o işyerine güvenen aileler vardır. Üretim için mal sağlayan tedarikçi firmalar, nakliye şirketleri, küçük esnaf ve bu işletmelerle ticari ilişkisi bulunan başka kuruluşlar vardır.
Büyük bir şirketin iflası, işte bu zincirin her halkasını etkiler.
Şirket kapanır, çalışanlar işsiz kalır. Çalışanlar işsiz kaldığında ailelerin gelirleri azalır, harcamalar kısılır. Şirketten alacağını tahsil edemeyen tedarikçi firmalar ödeme güçlüğüne düşer. Onlar da kendi çalışanlarının maaşlarını ödemekte, borçlarını kapatmakta ve üretimlerini sürdürmekte zorlanabilir. Böylece başlangıçta tek bir işletmede ortaya çıkan sorun, zamanla başka şirketlere ve sektörlere yayılan daha büyük bir ekonomik probleme dönüşür.
Üstelik bu zinciri yalnızca birkaç örnekle sınırlamak mümkün değildir. Her iflasın arkasında başka bir işletme, başka bir çalışan, başka bir aile ve çoğu zaman tahsil edilemeyen alacaklar bulunur.
Peki, bütün bunların ekonomik ve sosyal maliyeti hesaplanıyor mu?
İflas eden şirket sayısını açıklamak tek başına yeterli değildir. Kaç kişinin işini kaybettiğine, kaç tedarikçinin alacağını tahsil edemediğine, kaç küçük işletmenin bu süreçten etkilendiğine ve ortaya çıkan toplam zararın ne boyuta ulaştığına da bakmak gerekir.
Çünkü ekonomik tablonun gerçek yüzü, yalnızca büyüme rakamlarında ya da yeni açılan işletmelerin sayısında değil, üretimin ne kadar sürdürülebildiğinde, istihdamın ne kadar korunduğunda ve işletmelerin ayakta kalıp kalamadığında ortaya çıkar.
Ekonominin iyiye gittiğini söylemek kolaydır. Ancak bu iddianın karşısına iflas eden şirketleri, konkordato ilan eden işletmeleri ve işini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan çalışanları koyduğumuzda, cevaplanması gereken çok daha önemli sorular ortaya çıkar.
Elbette her iflasın nedeni aynı değildir. Yanlış yönetim kararları, aşırı borçlanma, finansmana erişim sorunları, maliyet artışları ve piyasa koşulları gibi pek çok etken bir işletmeyi çıkmaza sürükleyebilir. Ancak nedenler farklı olsa da sonuçta yaşanan kayıpları görmezden gelemeyiz.
Burada yapılması gereken, yalnızca kapanan şirketlerin sayısını açıklamak ya da yerlerine kaç yeni şirket kurulduğunu söylemek değildir. Asıl yapılması gereken, neden bu kadar çok işletmenin ayakta kalmakta zorlandığını anlamak ve bu sorunun ekonominin hangi alanlarında yoğunlaştığını ortaya koymaktır.
Çünkü bir ülkede şirketlerin kurulması kadar yaşaması, üretmesi ve istihdam yaratması da önemlidir. Açılan işletmelerin sayısıyla övünürken kapananların arkasında kalan insanları, ödenemeyen borçları ve bozulan ticari dengeleri görmezden gelmek, sorunun yalnızca bir bölümüne bakmak demektir.
Unutulmamalıdır ki her iflas, yalnızca bir bilanço kalemi değildir. Her iflasın arkasında yarım kalan bir yatırım, kaybolan bir emek, geleceği belirsizleşen bir aile ve çoğu zaman birbirine bağlı onlarca işletmenin yaşadığı sıkıntı vardır.
O hâlde soruyu bir kez daha soralım: Ekonomi gerçekten iyiye gidiyorsa, neden bu kadar çok işletme ayakta kalma mücadelesi veriyor?
Bu soruya verilecek cevap, birkaç olumlu istatistikten ya da kapananların yerine yenilerinin açıldığı yönündeki açıklamalardan ibaret olmamalıdır. Gerçek tabloyu görmek istiyorsak, iflasların ve konkordatoların arkasındaki nedenleri, ekonomik etkilerini ve toplumda yarattığı sonuçları bütün yönleriyle değerlendirmek zorundayız.
Çünkü ekonominin gerçek gücü, yalnızca yeni şirketler kurabilmekle değil, mevcut işletmeleri yaşatabilmekle, üretimi sürdürebilmekle ve insanların işini, aşını, geleceğe dair umudunu koruyabilmekle ölçülür.
Aksi hâlde bugün bir şirketin iflası olarak gördüğümüz sorun, yarın onlarca işletmenin kapanmasına, binlerce insanın işsiz kalmasına ve çok daha büyük ekonomik kayıplara dönüşebilir.
Ve o zaman karşımıza çıkacak tablo, tek tek şirketlerin bilançolarına sığmayacak kadar ağır olabilir.