İnsanın en değerli organı kalptir. Sadece kan pompaladığı için değil; hissettiği, bağlandığı, inandığı ve iyileştiği için.

Kalp kırmak ne yazık ki çok kolaydır. Bir cümleyle, bir susuşla, yarım bırakılmış bir sözle, cevapsız bir mesajla… İnsan çoğu zaman kırdığını bile fark etmez. Çünkü kalp sesi yüksek çıkmaz. Bağırmaz. Çoğu zaman içine döker.
Oysa bir kalbi taşımak zordur. Sorumluluk ister. Dikkat ister. Vicdan ister.
Herkes sevilmek ister ama herkes sevmeyi bilmez.
Sevmek; yalnızca hissetmek değildir.
Sevmek, incitmemeyi öğrenmektir.
Sevmek, karşındaki insanın kalbinin sana emanet olduğunu bilmektir.
Bugün insanlar kalp kırmayı ‘’doğal süreç’’ diye adlandırıyor. ‘’Ben buyum’’ deyip geçiyor. Oysa nezaketsizlik karakter değildir. Duyarsızlık özgürlük değildir. Birinin kalbini kırıp ardından hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmek, güç değil, eksikliktir.
Kalp, tekrar tekrar kırıldığında susar. İnsan gülmeye devam eder ama içindeki o canlılık yavaş yavaş söner. İşte en tehlikelisi budur: Dışarıdan sağlam görünen ama içten içe yorgun düşmüş kalpler.
Bu yüzden birine yaklaşırken önce şunu sormak gerekir: ‘’Ben bu kalbi taşıyabilecek kadar dikkatli miyim?’’
Eğer cevabınız hayırsa, uzak durun. Çünkü kalp kırmak basit bir hata değil; uzun vadeli bir izdir.
Unutmayın; kalp tek parçadır. Yedeği yoktur. Ve bazı kırıklar onarılmaz, sadece alışılır.