Yılbaşı geldi geçti, takvimler değişti ama emeklinin ve asgari ücretlinin sofrasındaki hesap pek değişmedi; çünkü açıklanan rakamlar, aylarca süren beklentinin, umutların ve “hiç olmazsa biraz nefes alırız” düşüncesinin oldukça altında kaldı.
Pazara çıkan emekli, daha cebinden parayı çıkarmadan fiyat etiketleriyle yüzleşti; kira, gıda, fatura derken maaşa yapılan artış, daha ayın ilk haftasında buharlaştı. Asgari ücretli için de tablo farklı değil. Resmî açıklamalarda “tarihin en yüksek artışı” ifadeleri kullanılsa da, mutfakta kaynayan tencere bu söylemi doğrulamadı. Çünkü mesele rakamın büyüklüğü değil, alım gücünün ne kadar arttığıdır.
Enflasyonun günlük hayatta hissedilen yükü, açıklanan oranların çok üzerinde. Çarşı-pazardaki fiyatlar, kira bedelleri, ulaşım ve enerji giderleri artarken, maaşlara yapılan artış adeta geriden gelen bir telafi çabası gibi duruyor. Oysa emekli ve asgari ücretli, geriden gelmek değil, ayakta kalmak istiyor.
Yılbaşı öncesi yapılan açıklamalar, toplumda doğal olarak bir beklenti oluşturdu. “Refah payı”, “iyileştirme”, “denge” gibi kavramlar sıkça dillendirildi. Ancak ortaya çıkan tablo, bu kavramların sahaya tam anlamıyla yansımadığını gösterdi. Özellikle sabit gelirli kesim için her yeni yıl, yeni bir umut değil; yeni bir hesap, yeni bir endişe anlamına geliyor.
Unutulmamalıdır ki emekli ve asgari ücretli, bu ülkenin yükünü yıllardır omuzlayan kesimlerdir. Emekli geçmişin emeğini, asgari ücretli bugünün alın terini temsil eder. Bu iki kesimin yaşam standardı düşüyorsa, toplumun genel refahından söz etmek zorlaşır.
Bugün gelinen noktada asıl soru şudur: Açıklanan rakamlar kâğıt üzerinde mi kalacak, yoksa hayatın içine gerçekten dokunacak mı? Cevap, sadece maaş artışlarında değil; fiyat denetimlerinde, sosyal desteklerde ve adil gelir dağılımında saklıdır. Aksi halde yılbaşı sonrası açıklanan her rakam, beklentinin biraz daha altında kalmaya devam edecektir.
Yeni bir yıla girdik… Sevinçler yaşandı, umutlar tazelendi. Ancak gerçekler, kapımızın eşiğinde bekliyordu. Yılbaşı sonrası açıkça görüldü ki, maaşlara yapılan zamlar neredeyse yerinde saydı. Oysa hayat pahalılığı, en çok da en temel ihtiyaçlarımızı barınmayı etkiledi.
Kent merkezlerinde, metropollerde, üniversite çevrelerinde kiralar bir önceki yıla göre çok daha sert bir artış gösterdi. İnsanların cebine giren para, sokakta karşılaştığı fiyatlarla yarışamıyor. Bu durum sadece bir ekonomik sıkıntı değil; aynı zamanda toplumsal bir adaletsizlik haline geldi.
Asgari ücretli ev sahibi olmadan nasıl yaşayacak? Bir asgari ücretli düşünün: Önce elektriğe gelen zam, ardından doğalgaza gelen zam, gıdaya, ulaşıma gelen zamlar…Ve en sonunda kiraya gelen fahiş artış. Asgari ücrette yapılan zam, bu yükü hafifletmeye uzak kalıyor.
Çünkü maaş, hayat pahalılığıyla yarışmıyor, yalnızca ona eşlik ediyor. Kiralar ise neredeyse yıllık enflasyonun iki katı hızla yükseliyor. Bu hızla giderse, cebinde daha fazla para kalan değil, daha fazla borç altında ezilen çalışanlar göreceğiz.
Eskiden istikrarlı iş, ev sahibi olmanın temel kriteriydi. Bugün ise: kiracılar, geçici sözleşmeler, sürekli artan depozitolar, belirsiz gelecek…Bu düzende insanın kendi yurdunda barınması neredeyse bir lüks hâline geliyor. İş, ekmeğini çıkarmak değil; kirayı ödeyip kalacak bir yer bulabilmek.
Maaş zamları enflasyonu yakalamaktan uzak, kiralar ise serbest piyasa dinamiklerinin ötesinde artıyor. Her artış karşısında çalışanlar bahane üretmek zorunda kalıyor: “Aileden destek,” “ek gelir,” “tasarruf.” Halbuki bu çözümler sürdürülebilir değil.
Maaşlar yerinde sayarken kiralar uçuyor. Bu uçurum kapanmadıkça: çalışanlar daha fazla ezilecek, toplumda adaletsizlik derinleşecek ve sonunda kaybeden hep emekçiler olacak. Yeni yıl umutlarla başladı, ama ekonomik gerçekler birçok aileyi umutlarının gerisinde bıraktı.