6 Şubat sabahına karşı, gecenin en sessiz, uykunun en savunmasız anında, saatler 04.17’yi gösterdiğinde, yerin altından gelen o uğultu yalnızca binaları değil, bir ülkenin güven duygusunu, yarına dair bütün alışkanlıklarını ve “bir daha olmaz” diye ertelenen tüm hesaplaşmaları da paramparça etti; Türkiye, bir gecede on bir ilde aynı acının, aynı çaresizliğin ve aynı karanlığın içine uyandı.

Kahramanmaraş merkezli depremler, Hatay’dan Adıyaman’a, Malatya’dan Gaziantep’e, Şanlıurfa’dan Diyarbakır’a, Adana’dan Osmaniye’ye, Kilis’ten Elazığ’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada şehirleri yerle bir ederken, yalnızca haritalar değişmedi; binlerce ailenin sofrası eksildi, çocukların geleceği yarım kaldı, annelerin babaların duaları enkaz başlarında gökyüzüne karıştı.
Ancak bu on bir ilin içinde, acının en ağır, yıkımın en derin ve sessizliğin en uzun sürdüğü şehirler vardı; Hatay, tarih boyunca medeniyetlere ev sahipliği yapmış sokaklarıyla adeta kendi hafızasının altında kalırken, Adıyaman, Kommagene’nin kadim topraklarında sabaha karşı duyulan her çığlıkla derin bir yara aldı; Malatya, emeğin ve alın terinin biriktirdiği mahallelerini bir anda yitirdi; Kahramanmaraş ise depremin merkez üssü olarak, felaketin kalbinin attığı yer oldu.
O gece karanlık yalnızca gökyüzünde değildi; elektrikler kesildi, yollar kapandı, iletişim çöktü ve insanlar, sevdiklerinin sesine ulaşabilmek için enkaz başlarında, soğukla ve zamanla yarışırken, her geçen dakika bir ömür kadar ağır, her bekleyiş bir umut kadar kırılgandı.
Ama tam da o anlarda, felaketin büyüklüğüyle yarışan başka bir şey ortaya çıktı: dayanışma.
Türkiye’nin dört bir yanından, ismini bile bilmediğimiz insanlar, hiçbir çağrı beklemeden, hiçbir hesap yapmadan, “orada bir can var” diyerek yola çıktı; madenciler yerin altındaki karanlığı bildikleri için enkaza girdi, sağlıkçılar uykusuzluğa rağmen ayakta kaldı, gönüllüler soğukta sabahladı, kadınlar evlerinde pişirdikleri yemeği tanımadıkları insanlara gönderdi, çocuklar harçlıklarını kumbaralarından çıkarıp yardım kolilerine koydu.
Enkaz altından çıkarılan her canlı, yalnızca bir kurtuluş değil; bir ülkenin vicdanının hâlâ nefes aldığının kanıtıydı. Bir battaniyenin omuzlara bırakılması, bir elin diğerine uzanması, bir “yalnız değilsin” cümlesi, o günlerde en güçlü yapı malzemesi oldu.
On bir il yıkıldı ama Türkiye, belki de uzun zamandır olmadığı kadar tek yürek oldu.
Siyasi görüşler, şehirler, kimlikler, günlük tartışmalar enkazın altında kaldı; geriye yalnızca insan kaldı, vicdan kaldı, paylaşma duygusu kaldı.
Bugün aradan zaman geçmiş olsa da Hatay’da hala ayağa kalkmaya çalışan sokaklar, Adıyaman’da hala eksik kalan hayatlar, Malatya’da hala yeniden kurulan evler ve Kahramanmaraş’ta hala dinmeyen acılar bize şunu hatırlatıyor: 6 Şubat yalnızca geçmişte kalmış bir felaket değil, ders alınmadığı sürece geleceğe bırakılmış bir sorumluluktur. Çünkü bu topraklarda deprem kader olabilir ama ihmal asla kader değildir; unutmak, en büyük yıkımı sessizce yeniden inşa etmektir.
6 Şubat’ı unutmamak, yalnızca kaybettiklerimizi anmak değil; on bir ilin ortak acısını, ortak bilince dönüştürmek, dayanışmayı bir refleks değil, kalıcı bir ahlak haline getirmektir. Saat 04.17’de sarsılan yalnızca toprak değildi. O saat, bu ülkenin hafızasına kazındı. Ve o hafıza, unuttukça değil, hatırladıkça iyileşecek.