Kış serttir. Ayaz insana iliklerine kadar işler. Eller üşür, yüz donar, nefes buhar olur. Ama bütün bu zorluğa rağmen sabahın erken saatlerinde evinden çıkan, soğuğa aldırmadan ekmek parasının peşine düşen insanlar vardır. Onlar için hava durumu bir mazeret değil, hayatın gerçeğidir.
Belediye işçisi kaldırım temizlerken, pazarcı tezgâhını açarken, kargo dağıtıcısı sokak sokak gezerken, inşaat işçisi iskeleye tırmanırken, simitçi sabah karanlığında tezgâhını kurarken… Hepsinin ortak noktası aynıdır: Alın teriyle kazanılan helal lokma.
Soğuk havada çalışmak sadece bedeni değil, sabrı da sınar. Eldivenin içinden bile hissedilen ayaz, insanın iradesini zorlar. Ama o insanlar yılmaz. Çünkü evde bekleyen bir çocuk, bir eş, bir aile vardır. O ekmek, sadece karın doyurmaz; onur taşır, emek taşır.
Bugün sıcacık ofislerinde, kalorifer başında otururken dışarıda çalışanları görmezden gelmek kolaydır. Ama unutulmamalıdır ki bu şehirler, bu düzen, o görünmeyen emekler sayesinde ayakta durur. Temiz sokaklar, açık dükkânlar, çalışan ulaşım…
Hepsi soğukta ter döken insanların eseridir. Dinimizde de kültürümüzde de emek kutsaldır. Alın teri kurumadan verilen ücret, helal kazancın en açık ifadesidir. Soğukta, yağmurda, karda çalışarak kazanılan ekmek ise şüphesiz helaldir ve bereketlidir.
Belki yapabileceğimiz tek şey, bir tebessüm, bir teşekkür, biraz anlayıştır. Belki yolumuzu açmak, belki bir “kolay gelsin” demek… Küçük gibi görünen bu davranışlar, soğuk havada çalışanlar için büyük bir moral olur. Unutmayalım: Soğukta kazanılan ekmek, alın teriyle ısınır. Ve o emek, sonuna kadar helaldir.
Soğuk, şehirde çoğu insan için camın ardından izlenen bir manzaradan ibaretken, tarlada çalışanlar için iliklere kadar işleyen, nefesi kesen, parmak uçlarını uyuşturan gerçek bir sınavdır; gün daha doğmadan başlayan bu emek yolculuğunda, ayazın yüzü bıçak gibi kestiği saatlerde toprağa eğilen insanlar, yalnızca ekinle değil, hayatın kendisiyle de mücadele eder.
Çamura batmış lastik ayakkabılar, sertleşmiş eller, soğuktan kızaran yüzler bize bir mevsimi değil, bir kaderi anlatır; çünkü tarlada çalışan insan, havanın insafına kalmış bir alın teriyle yaşar ve karın yağması da, rüzgârın sert esmesi de, yağmurun dinmemesi de onun için işi bırakma sebebi değil, sadece biraz daha sabretme nedenidir.
Şehirde kaloriferler yanarken, sıcak bir çayın buharı camları buğulandırırken, tarlada çalışan bir çiftçi, eldiveninin içinden hissedemediği parmaklarıyla toprağı kavrar; tohumun yeşermesi için kendi bedeninden bir parça daha verir, çünkü bilir ki o tohum filizlenirse sofralar bereketlenecek, pazarlar dolacak, mutfaklar şenlenecektir.
Soğuk havada tarlada çalışmak, yalnızca fiziksel bir zorluk değil, aynı zamanda sessiz bir fedakârlıktır; kimse alkışlamaz, kimse manşet atmaz, ama her lokmada o emeğin izi vardır ve çoğu zaman fark edilmeden tüketilir.
Belki de bu yüzden, soğuk havada tarlada çalışan insanlara bakarken sadece üşüyen bedenlerini değil, dimdik duran onurlarını da görmek gerekir; çünkü onlar, toprağın dilini bilen, sabrın ne demek olduğunu her mevsim yeniden öğrenen ve bütün zorluklara rağmen üretmekten vazgeçmeyen gerçek hayat emekçileridir.
Ve kabul etmek gerekir ki, soğuk ne kadar sert olursa olsun, o tarlalarda çalışan insanların yüreği, toprağa duydukları inanç ve ekmeğe kattıkları alın teriyle her zaman sıcaktır.