Bazıları geçmişte yaşar. Hayır, bu eziklik değil. Daha doğrusu her geçmişe dönüp bakmayı eziklik sanan o kolaycı teşhislerden biri hiç değil. Bunun adı başka: kabullenmeme, ayak uyduramama, benimsememe, reddetme. Ve evet, bu tam bir Reddi Hayriye.

Çünkü insanın her şeye ayak uydurması gerekmiyor. Bazen insan, sırf zaman değişti diye değişenin peşinden sürüklenmek istemiyor. Yeni olanın mutlaka iyi, güncel olanın mutlaka değerli, çoğunluğun benimsediğinin mutlaka benimsenebilir olduğuna dair o tuhaf toplumsal baskıya itiraz ediyor. Ben de ediyorum.

Ne yapayım çamurlaşan ilişkileri? Ne yapayım her karşılaşmada aynı cümlelerin, aynı yakınmaların, aynı insanların, aynı meselelerin etrafında dönüp duran tekdüze diyalogları?

Ne yapayım, daha başlamadan sonunu bildiğim ve sonunda elimde hiçbir şey bırakmayacak içi boş muhabbetleri? İnsan bazen yalnız kalmayı, yanlış insanlarla kalabalık olmaya tercih ediyor. Çünkü kalabalık her zaman sosyallik değildir. Bazı kalabalıklar insanı yalnızlıktan daha fazla tüketir. Üstelik mesele insanlardan nefret etmek de değil. Mesele, her ilişkiyi sürdürmek zorunda olmadığını fark etmek.

Eskiden birlikte güldüğün insanla bugün konuşacak hiçbir şeyinin kalmamış olması bir suç değil. Bir zamanlar sana iyi gelen bir ortamın artık seni boğması nankörlük değil. Bir ilişkinin biçim değiştirmesi, hatta bitmesi, geçmişte yaşananların sahte olduğu anlamına gelmez. İnsan değişir. İnsanların birbirlerine biçtikleri roller değişir. Ve bazen iki insanın arasında yalnızca hatıralar kalır. Hatıralar ise ilişkiyi sürdürmek için her zaman yeterli değildir.

Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri, her şeyi devam ettirmeyi marifet sanmamız. Eski arkadaşlıklar, eski alışkanlıklar, eski çevreler, eski sohbetler... Sanki bir şey uzun süre hayatımızda kaldıysa onu ömür boyu taşımak zorundaymışız gibi. Hayır. Bazı şeyler yalnızca bir döneme aittir. Bazı insanlar bir mevsimdir. Bazı ilişkiler ise son kullanma tarihi geçmiş bir yiyecek gibi, açıldığında kötü kokar. Ve insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, bunu fark ettiğinde hâlâ masada oturmaya devam etmemektir.

Ben geçmişi inkâr etmiyorum. Tam tersine, geçmişi olduğu yere koyuyorum. Geçmişte. Çünkü geçmişin güzel olması, bugün de aynı hayatı yaşamam gerektiği anlamına gelmiyor. Ben nostaljiye değil, seçiciliğe inanıyorum. Her yeni olana hayranlık duymadığım gibi, her eski olana da sadakat borçlu değilim. Bir şeyin eski olması onu kıymetli yapmaz. Bir şeyin yeni olması da onu değerli yapmaz. Ölçüm başka yerde: Bana ne katıyor? Beni büyütüyor mu? Düşündürüp dönüştürüyor mu? Yoksa yalnızca vaktimi mi tüketiyor? İşte benim kırmızıçizgim burada. Çünkü artık sırf ayıp olmasın diye oturulan sofralarda, sırf alışkanlıktan sürdürülen ilişkilerde, sırf konu olsun diye edilen konuşmalarda kendimi harcamak istemiyorum. Buna kim ne isim verirse versin. Eziklik desinler. Uyumsuzluk desinler. Kibir desinler. Yalnızlık desinler. Ben buna Reddi Hayriye diyorum.

Ve bazen reddetmek, insanın kendisine verdiği en hayırlı cevaptır.